HZ. Hüseyin
HÂLİD B. VELÎD
Hz. Peygamberin, hakkında “ne güzel kul” diye buyurduÄŸu sahabî.
Nesebî, Hâlid b. Velid b.MuÄŸire b. Abdillah b. Amr b. Mahzum. Annesinin ismi Lübâbe olur. Hz Meymune’nin yakın akrabasıdır. Hz. Hâfid’in lakabı Seyfullah (Allah’ın Kılıcı)’dır. Hz. Peygamber (s.a.s.) Mute savaşındaki baÅŸarısından ötürü onu Allah’ın kılıcı diye övmüştür. Künyesi Ebû Süleyman’dır. Yedinci hicrî yılında müslüman oldu (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 413)
Hz. Hâlid (r.a.)’ın doÄŸum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Mekke’nin ÅŸerefli ve itibarlı ailelerinden biri olan mahzum oÄŸullarındandır. Ordu komutanlığı Hz. Hâlid’in ailesinin bir imtiyazıydı. Uhud savaşında ve Hudeybiye sulhu esnasında Hâlid b. Velid, KureyÅŸ ordusunun komutânlarından birisiydi.
Hudeybiye anlaÅŸmasından sonra Hz. Peygamber umre için Mekke’ye gidince Hâlid’in daha önce müslüman olan kardeÅŸi Velid’e Hâlid’i sordu. Hz. Peygamber Halid gibi bir insanın müşriklerin içinde kalmasının ÅŸaşılacak bir durum olduÄŸunu belirtti. Velid kardeÅŸi Halid’e Peygamber (s.a.s)’in bu iltifatını bildiren bir mektup gönderdi. Bunun üzerine Hz. Halid müslüman olmak için Mekke’den yola çıkınca, yolda Amr b. el-Âs ile karşılaÅŸtı ve beraberce Mekke’den Medine’ye gelip müslüman oldular. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 158).
Hz. Hâlid hicrî sekizinci yılda yapılan Mute savaşına bir nefer olarak katıldı. Ordu komutanlarının sırayla ÅŸehîd olması üzerine Ashab istişâre ederek komutayı Hz. Hâlid’e vermiÅŸ. Hz. Peygamber Medine’de olup bitenleri haber verip komutanların ÅŸehid düşmesini anlattıktan sonra komutayı Allah’ın kılıçlarından birinin aldığını söylemiÅŸtir.
Bu olaydan sonra Hz. Hâlid Seyfullah (Allah’ın Kılıcı) diye anıldı. Halid (r.a.) komutasına aldığı orduyu kalabalık düşman karşısında bozguna uÄŸratmandan Medine’ye getirmeyi baÅŸardı (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 413).
Hz. Hâlid, Mekke fethinde süvarilerin komutanı idi. Ordunun sağ kanadını kontrol ediyordu. (Müslim, Sahih, II,103). Mekke fethinde müslümanlara karşı çıkan küçük gruplarla Hz. Hâlid çarpışmıştır.
Huneyn savaşında Hâlid büyük cesaret ve yararlılık göstermiÅŸtir. Hatta bu savaÅŸta yaralanınca Hz. Peygamber ziyaretine geldi, dua etti. Hâlid ÅŸifa.buldu (İsdü’l-Gâbe, II, 103).
Mekke fethinden sonra Hz. Peygamber Nahle’deki Uzza putunu kırmaya Halid b. Velid’i gönderdi. Hâlid Uzza putunu kırıp geri döndü.
Taif kuÅŸatmasına katıldı. Hz. Peygamber (s.a.s.) Dumetu’l-Cendel’in hristiyan emiri Ukeydir’in üzerine Halid’i gönderdi. Hz. Halid Ukeydir’i yaban sığırı avlarken yakaladı ve esir aldı; teslim olmayan kardeÅŸini öldürdü. DiÄŸer kardeÅŸi ve Ukeydir’i esir alarak ganimetlerle birlikte Hz. Peygamber’e getirdi.
Hicrî onuncu yılda Necrân’a HârisoÄŸullarım İslâm’a davet etmek için gönderildi. Onları üç gün müddetle İslâm’a davet etti. Necrânlılar müslüman oldular.
Hz. Ebû Bekir Hâlife olunca Hz. Hâlid’i komutan olarak yalancı Peygamberlerin üzerine gönderdi. Yalancı Peygamber Tulayh b. Huvaylid’i Buzaha’da maÄŸlup etti sonra TemimoÄŸulları üzerine yöneldi ve Mâlik b. Nuveyra’nın komutasındakilerle karşılaÅŸtı. Mâlik’i silah bırakmasına raÄŸmen esir etti ve öldürdü. Hz. Ömer, Hâlid’i bu olayda hatalı davrandığı gerekçesiyle kınamıştır.
Daha sonra Museylemetu’l-Kezzâb’a karşı sefere çıktı ve onu Yemâme sınırında Akraba denilen yerde maÄŸlub etti ve öldürttü.
Yalancı Peygamberlerle olan mücadelesinden sonra zekat vermeyen kabileler üzerine gönderildi. Onları da sindirdi. Daha sonra Hicrî oniki yılında Irak’a İranlılara karşı gönderildi. İki ay zarfında Iran Sâsânî, ordularını bozguna uÄŸratarak Hire’yi zabtetti ve Fırat çevresini hâkimiyeti altına aldı.
Suriye sınırında Bizanslıların ordu hazırladıkları haberi gelince hilâfet merkezinden Hz. Hâlid’e Irak bölgesinin komutanlığını Müsenna’ya bırakarak Åžam’a gitmesi emri verildi. Hicrî onüçüncü yılda Bizanslıları Acnadeyn’de maÄŸlup ederek Åžam’a doÄŸru püskürttü. Hz. Hâlid ÅŸehri muhasara etti ve hicrî ondördüncü yılın receb ayında Åžam (DımaÅŸk) ÅŸehrini zabtetti. Daha sonar Humus’u fethetti. Yermuk savaşında Bizanslıları bozguna uÄŸrattı. Kudüs’ü kuÅŸattı ve teslim aldı. Bütün Suriye mıntıkası müslümanların eline geçti.
Hicretin 17. yılında Hz. Ömer, Hâlid b. Velid’i komutanlıktan indirdi. Hz. Hâlid’in komutanlıktan ahmşının sebepleri ve azledildiÄŸi yıl tarihçiler arasında ihtilaflıdır. Genel kanaate göre, Hz. Ömer, hilâfet merkezine döndükten sonra Hâfid’i azletti. Ama bu rivayet gerçeÄŸi yansıtmamaktadır. Hz. Ömer hilafetinin beÅŸinci senesi, yani hicretin 17. senesinde Hz. Hâlid’i azletmiÅŸtir.
Komutanlıktan alınışı ile ilgili olarak bir çok sebepler ileri sürülmektedir. Bu sebepleri şöyle sıralayabiliriz: Hz. Hâlid bir çok insana kumanda ediyordu. Ancak sert mizaçlı olup sert muamele ediyordu. Kimsenin sözünü dinlemiyor, kendi fikrinden başkasına kıymet vermiyordu. Hatta birçok işlerde hilâfet merkezinin görüşlerine de müracaat etmiyordu.
Irak topraklarını İslâm topraklarına dönüştürdükten sonra Halife Hz. Ebû Bekir (r.a.)’in emrinin hilâfına hacca gitmiÅŸ ve bu duruma Hz. Ebû Bekir çok üzülmüştü. Kendi başına buyruk bir tavrın içinde hareket ediyordu. Bundan dolayı Hz. Ömer (r.a) zaman zaman Hz. Ebû Bekir Efendimize Hz. Hâlid’i komutanlıktan azletmesini istemiÅŸti. Hz. Ebû Bekir (r.a) daima şöyle cevaplandırmıştı: “O, Allah’ın kılıcıdır, bu kılıcı kınına sokmak doÄŸru deÄŸildir.”
Hz. Ömer’in hilâfeti döneminde de Hz. Halid’in tutumunda bir deÄŸiÅŸiklik olmadı. Yine bildiÄŸi gibi devam etmekteydi. Ancak Hz. Ömer (r.a) Onu hemen azletmedi. Bir çok defalar kendisini uyardı, ve bu konuda mektuplar gönderdi. Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir (r.a) zamanındaki meseleleri de ona hatırlattı.
Komutanlıktan alınışının ikinci sebebi ise, müslümanların genelinde şöyle bir fikir oluÅŸtu, fetihlerin gerçekleÅŸtirilmesi Hz. Halid’in kabiliyet ve kahramanlığından kaynaklanmaktadır. Fetihlerin yegane sebebinin Hz. Halid olarak gösterilmesi elbette bir yanlışlıktı. SavaÅŸların zaferlerle neticelenmesinde onun dehasını da gözardı etmek mümkün deÄŸilse de ondan ibaretmiÅŸ gibi göstermekte doÄŸru deÄŸildir.
Üçüncü sebep; Hz, Halid (r.a) ordu masraflarında pek fazla israf yolunu tutmuÅŸtu. Ordu ekranına bol para dağıtması diÄŸer mücahidlere kötü örnek oluyordu. Bu hususta şâirler mübalaÄŸalı ÅŸiirler bile yazmıştı. EÅŸ’as b. Kays’a bir defasında onbin dinar bahÅŸiÅŸ vermiÅŸti. Olay halife Hz. Ömer (r.a)’e intikal etti. Hz. Ömer Hz. Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh ile haber gönderdi. “Bu kadar bol parayı müslümanların malından yani ordu tahsisatından verdi ise müslümanlara hıyanet etmiÅŸtir. Kendi kiÅŸisel payından, kendi cebinden vermiÅŸ ise israf etmiÅŸtir. İkisi de câiz deÄŸildir.” Halife Hz. Ömer, Hz. Hâlid’i azlettikten sonra hilâfet merkezine çağırıp, sorguya çekti. Bol para harcadığından bahsetti. Hz. Hâlid, Ganimetten eline geçen hissesinin hesabını verdi. Hesabı temiz vermiÅŸti. Hz. Ömer Hz. Hâlid’i iltifat ve ikramla karşıladı. Gönlünü aldı. Yazdığı ve her tarafa gönderdiÄŸi fermanlarda; Hz. Hâlid’in, kusur veya herhangi bir kabahatinden dolayı azledilmediÄŸini, ancak bütün müslümanların zihinlerinin aydınlanması için, yani bu kadar İslâm futuhâtının yalnız Hz. Hâlid’in kolunun kuvvetiyle meydana gelmediÄŸini herkesin bilmesi için azlettiÄŸini bildirdi.
Hz. Ömer, Hâlid’i idari görevlere getirdi. Bir yil kadar valilik yaptı sonra istifa etti (Müstedrek, II, 297).
Hz. Hâlid (r.a) cihâd duygusu ile ÅŸehitlik arzusu ile dopdolu bir mü’mindi. Cihâd meydanları onun için Allah’a en yakın meydanlardı. Kendisi şöyle der: “Ben harp meydanında mücahede ve mücadeleden aldığım zevki, hiçbir zaman zifaf gecesinin keyfinden alamam” En büyük arzusu cihad meydanlarında ÅŸehid düşmekti. İran üzerine yürürken, İranlılara ÅŸu haberi gönderdi: “Sizin dünyayı sevdiÄŸiniz kadar Âhireti seven bir ordu ile üzerinize geliyorum”.
Hz. Halid ÅŸirke ve küfre karşı çok ÅŸiddetli idi. Müslüman olduktan bir sene kadar sonra Uzza putunu yıkmak için gittiÄŸinde Uzza’ya ÅŸiirle şöyle seslenir: “Ey Uzza bu geliÅŸ seni ta’zim için deÄŸil seni inkâr içindir. Çünkü ben gördüm ki Allah seni deÄŸersiz kılmıştır.” (İbn Esir, Üsdü’l-Gâbe, II, I10).
Hz. Hâlid savaşçı olduÄŸu kadar ÅŸahsi fazilet ve ilim konusunda da üstündü. Fırsat buldukça Hz. Peygamber’in sohbetlerinden istifade etmiÅŸ, Medine’de onun etrafında bulunan ilim ve irfan ashabı arasında Hz. Hâlid’in bulunduÄŸu zikredilmiÅŸtir. Üç-dört mesele ile ilgili fetva verdiÄŸi de rivayet edilir.
Hz. Hâlid’in Buhârî, Müslîm ve diÄŸer hadis kitaplarında Hz. Peygamberden onsekiz hadis rivayet etmiÅŸtir. (İbn Hacer, el-İsâbe, I, 413).
Rasûlullah. Hâlid’in ÅŸecâat ve cesaretini muhtelif zamanlarda muhtelif yerlerde medhetmiÅŸti. Mekke fethinden sonra müslümanlar, her tarafa toplanıp Mekke’ye girdikleri zaman Hâlid görününce, Hz. Peygamber Ebû Hureyre’ye: “Bu gelen kimdir?” diye sormuÅŸtu. Ebû Hureyre: “Hâlid b. Velid’dir” demiÅŸ. Onun üzerine Hz. Peygamber: “Bu Allah’ın ne iyi bir kuludur” buyurmuÅŸtur. (Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 1360).
Hz. Peygamber yine onun hakkında “Hâlid Allah’ın Kılıcıdır” buyurmuÅŸtur. Yine Hâlid hakkında: “Hâlid b. Velid’e gelince, o herÅŸeyini sizin için vermiÅŸtir, nesi var nesi yok harplerde Allah yolunda sarfetmiÅŸtir” (Ebû Dâvûd, Sünen, I, 163).
Hz. Hâlid gönderildiÄŸi seriyyelerde ve yaptığı muharebelerde Allah rızasını ve Allah’ın dinine davetini esas almıştır. Nitekim Yermuk savaşında Rumların komutanına savaÅŸ meydanında İslâmı tebliÄŸ etmiÅŸ ve komutan Corc onun daveti ile müslüman olmuÅŸtur.
Hz. Peygamber’in ÅŸahsına karşı da çok büyük hürmeti olan Hz. Hâlid onun isminin mücerred anılmasından bile rahatsız olmuÅŸ; savaÅŸlarında kazandığı muvaffakiyeti Hz. Peygamberin sakalından bir kaç taneyi sarığının içinde taşımasına baÄŸlamıştır (İbn Hacer, el-İsabe, I, 413-415; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Ğâbe, II, 109-112).
Bekir SAÄžLAM
Zübeyr TEKKEŞİN
BİLÂL-İ HABEŞÎ
Hz. Peygamber’e ilk iman edenlerden biri ve sonradan ona müezzin olan sahabî. İslâm tarihinde unutulmaz yeri olan Bilâl-î Habeşî, aslen HabeÅŸlidir. Anasının adı Hamâme, babasının adı Rebah, künyesi Abdullah’tır.
Bilâl, İslâm’ın ilk tebliÄŸ yıllarında Ümeyye b. Halef’in kölesiydi. İslâm’ın ortaya çıktığı yıllarda bir çok kimse, soy ve soplarının yüksekliÄŸine, ÅŸirk toplumu içindeki nüfuzlarına bakarak kavim ve kabîle taassubuna düşmüş, İslâm’a cephe almış ve sapıklıkta kalmışlardı. Bilâl b. Rebah gibi kimseler de zayıf ve acizliklerine raÄŸmen hak davete uyup ÅŸirkten kurtulmuÅŸlardı. İşte Bilâl b. Rebah (r.a.) İslâm davetine ilk icabet edenlerden biriydi.
Ümeyye b. Halef, kölesi Bilâl’in müslüman olduÄŸunu anladıktan sonra, onu İslâm’dan çevirmek için yapmadığı eziyet ve iÅŸkence kalmamıştı. Ümeyye, öğlen vakti güneÅŸinin bir yanardaÄŸ kesildiÄŸi anda, Bilâl’i alır, kızgın kumların üzerine yatırır, sırtına kocaman bir taÅŸ koyar ve şöyle derdi: “Muhammed’e küfret; Lat ve Uzza’ya iman et. Yoksa onlara iman edinceye kadar böylece kalacaksın.”
Bilâl’in kızgın kumlar üzerinde sırtı yanar, göğsü yanar, nefesi tıkanır, bu müthiÅŸ iÅŸkence altında saatlerce kıvranırdı. Fakat dudaklarında daima ÅŸu sözler dökülürdü: “Allahu Ahad, Allahu Ahad”, Onun bu durumu, müşrikleri bile hayrete düşürürdü (İbn Sa’d, Tabakat, III, 232).
O, geçim için, makam ve mevki için baÅŸka ilâhlara sığınmazdı. O biliyordu ki hüküm Allah’a aittir, rızık Allah’a aittir. Öldürmek ve yaÅŸatmak Allah’ın elindedir. Geçici dünyanın çıkarları için put ve taÄŸutları tasdik etmek ve bu arada imandan bir cüz de Allah’a ayırmak iman için yeterli deÄŸildir. Tam ve kâmil anlamda hükmün, öldürmek ve diriltmenin Allah’a ait olduÄŸunu rızık verenin yalnız Allah olduÄŸunu, Allah’ı bütün sıfatlarıyla tanıyıp ona göre iman etmedikçe ve bu uÄŸurda gelecek sıkıntı ve ezalara katlanmadıkça imanda kemâle ulaÅŸmanın mümkün olmadığını biliyordu. Bilâl, rızık ve ölüm korkusu taşımıyordu. Yalnız Allah’tan korkuyor ve yalnız ondan ümid ediyordu.
İşkence altında kıvranan Bilâl (r.a.)’a rastgelen Varaka b. Nevfel,
“Vallahi ey Bilâl, Allah birdir, Allah birdir. ” der, sonra da müşriklere dönerek: “Siz onu bu yüzden öldürürseniz, biz onu, kendimize örnek alırız.” derdi (İbnü’l-Esir, el-Kâmil Fi’t-Târih, II, 66).
Bilâl’in efendileri olan Mekkeli müşrikler onu, çoluk çocuÄŸun oyuncağı yapmışlardı, ona iÅŸkence edenlerden biri de Ebu Cehil’di. Ama Bilâl’e yapılan iÅŸkenceler sırasında gösterdiÄŸi sabır ve tahammül hepsini ÅŸaÅŸkına çevirirdi. Nasıl oluyor da bu derece ağır iÅŸkencelere katlanabiliyordu.
Ümeyye b. Halef’in Bilâl’e yaptığı iÅŸkencelere çok üzülen Hz. Ebû Bekir (r.a.) ona bu iÅŸkenceden vazgeçmesini söylemiÅŸ o da; “Onun ahlâkını bozan sensin, onu bizden uzaklaÅŸtıran senden baÅŸkası deÄŸildir” demiÅŸti. Bunun üzerine Ebû Bekir es-Sıddık (r.a.) ona ÅŸu cevabı vermiÅŸti: “Benim yanımda senin ÅŸu kölenden daha güçlü ve kuvvetlisi var. Hem de senin dinindendir. İstersen onu al ve bunu bana ver.” Ümeyye bu teklifi kabul edip öteki köleyi aldı ve Hz. Bilâl’i Hz. Ebû Bekir’e verdi. BaÅŸka bir rivayette Hz. Ebu Bekr’in onu yedi ukiyeye satın alıp azat ettiÄŸi kaydedilir. (İbn Sa’d, Tabakat, III, 232).
Bilâl’i Resulullah’ın yanına götürüp azat etmiÅŸ ve Bilâl iÅŸkenceden kurtulmuÅŸtu. Elbette bu Allah’ın bir takdiridir. Bilâl Hz. Ebû Bekir’e bu sebeple borçlu deÄŸildir. İki mümin de görevlerini yapmışlar. Allah da onlara ecrini vermiÅŸtir. Hz. Ömer şöyle der:
“Efendimiz Ebu Bekir, yine efendimiz Bilâl’i azad etti. “(İbnü’l-Esîr, Üsdü’l- Gabe, I, 209).
Bilâl daha sonra diÄŸer ashab ile birlikte Medine’ye hicret etti. Orada Sa’d b. Hayseme’ye misafir oldu. Ensar ile Muhacirler arasında kardeÅŸlik oluÅŸturulunca Bilâl’e de Abdullah b. Abdurrahman el-Has’amî kardeÅŸ ilân edildiler. Bu kardeÅŸlik köklü bir ÅŸekilde sürüp gitti. Öyle ki Bilâl, Hz. Ömer devrinde Åžam’da bulunduÄŸu sırada maaÅŸ olarak divandan ona ayrılan hissesinden kardeÅŸine de bir hisse veriyordu. (İbn Sa’d, Tabakat, III, 234).
Bilâl, Resulullah (s.a.s.)’ın müezzini olarak tanınmaktadır. Ve sık sıkezanı Bilâl’e okuttururdu. Hatta sabah ezanındaki ” ” (Namaz uykudan hayırlıdır) ibaresini Bilâl ezana eklemiÅŸ Resulullah “Bilâl, bu ne güzel söz!” diye onu tasvip etmiÅŸti. (Avnu’l-Ma’bud, Åžerh Ebû Dâvud, III,185; İbn Mâce, Ezan, 1, 3,). Hz. Bilâl, Resulullah’ın bütün gazalarına katıldı. Bedir gazasında Hz. Bilâl, Mekke’de kendisine her türlü eza ve iÅŸkenceyi reva gören Ümeyye’yi görmüş ve şöyle bağırmıştı: “İşte küfrün başı!..” Bunun üzerine dikkatleri ona çevrilmiÅŸ ve müslümanlar derhal onun ve oÄŸlunun etrafını sararak ikisini de öldürmüşlerdi. Resul-u Ekrem Mekke’nin fethi ardından Kâbe’ye girerken has müezzini Hz. Bilâl’i yanlarında bulundurmuÅŸlardı. İbn Ömer, bu vakayı şöyle nakleder ve der ki:
“Resul-u Ekrem, Mekke’nin fethi gününde, Mekke’nin yüksek tarafından bir deve üzerinde geldi. Üsame b. Zeyd, Bilâl ve Osman b. Talha da yanlarındaydılar. Resul-u Ekrem Kâbe içinde uzun bir müddet kaldılar, sonra çıktılar. Arkasında müminler içeri girmek için birbiriyle yarış etti. İlk giren bendim. Bilâl, kapının arkasındaydı. Bilâl’e Resulullah’ın nerede namaz kıldıklarını sordum, yerini gösterdi. Ne var ki Bilâl’e, Allah Resulunun kaç rekat namaz kıldıklarını sormayı unuttum.” (Buhârî, Meğâzî, 49).
Resulullah, Kâbe’yi putlardan temizledikten sonra müezzini Bilâl, burada ezan okuyarak, ortalığı tevhîd nameleriyle coÅŸturmuÅŸtu. (İbn Sa’d, Tabakat, III, 234). Resul-u Ekrem’in vefatı üzerine, ona karşı büyük bir sevgi duyan Hz. Bilâl, Medine’de kalmaya dayanamayıp, ayrılmak zorunda kaldı. Hz. Ebu Bekir, Bilâl’e yanında kalması için ısrar ettiÄŸi halde, Hz. Bilâl ona şöyle demiÅŸti: “EÄŸer sen beni Allah için azat ettinse bırak istediÄŸim yere gideyim; yok kendi nefsin için azat ettinse beni yanında alıkoy!” Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir şöyle demiÅŸti: “İstediÄŸin yere git!…” Resulullah’ın vefatından sonra cihadı, ezana tercih eden Hz. Bilâl, Åžam’a gitti ve Hz. Ebû Bekir devrinde Suriye’de meydana gelen gazalara katıldı (İbn Sa’d, Tabakat III,238).
Hz. Ebû Bekir’in vefatından sonra, Hz. Ömer devrinde cihat devam etti. Hz. Bilâl bu cihatlara da katıldı. Hz. Ömer, hicrî onaltıncı yılda Suriye ve Filistin’e gittiÄŸi zaman, Bilâl onu karşılamaya çıkarak Câbiye’ye gelmiÅŸti. Sonra halifenin maiyetinde Kudüs’e giderek, bu kutsal ÅŸehrin teslimi sırasında bulunmuÅŸ ve Hz. Ömer ile birlikte Kudüs’e girmiÅŸti. Hz. Ömer, burada, Resulullah’ın vefatından beri ezan okumayan Bilâl’den ezan okumasını rica etmiÅŸ, Hz. Bilâl de halifenin ısrarına dayanamayarak ezan okumuÅŸtu. Bilâl Tevhîd’in bu üstün yanı olan ezanı okumaya baÅŸlar baÅŸlamaz, Hz. Ömer ve diÄŸer ashab Resulullah (s.a.s.) dönemini hatırlayarak, gözlerinin önüne, geçmiÅŸ günleri getirip hüngür hüngür aÄŸlamaya baÅŸladılar. Bilâl’in ezanını dinleyenlerin hepsi, kendilerinden geçmiÅŸlerdi. Kudüs’ü teslim alma sırasında Hz. Ömer’den baÅŸka Ebu Ubeyde b. el-Cerrâh, Muaz b. Cebel, Amr b. el-Âs gibi ashabın ileri gelenlerinden bir çok kimse bulunuyordu.
Hz. Peygamber (s.a.s.)’in irtihâlinden sonra Suriye’ye giden Bilâl,
“Havlan” kasabasına yerleÅŸti. O burada huzur içinde yaşıyordu. Hz. Bilâl, Suriye’de bir müddet kaldıktan sonra bir gece rüyasında Hz. Peygamber (s.a.s.)’i gördü. Resulullah ona, şöyle demiÅŸti: “Beni ziyaret etmeyecek misin?” Hz. Bilâl, uyanır uyanmaz, hazırlığını tamamlayıp Medine yolunu tuttu. Medine’ye gece ulaÅŸtı. Oraya varınca Ravza-i Mutahhara’ya yüzünü sürerek, burada Resul-u Ekrem’le birlikte geçirdiÄŸi günlerin hatırasını düşünerek aÄŸladı. Bu sırada Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin Bilâl’i görmüş, fecir vaktinde ondan ezan okumasını rica etmiÅŸlerdi. Bilâl, (r.a.) onların arzusunu yerine getirerek, Peygamber Mescid’inde ezan okumuÅŸtu. Bilâl’in sesini duyan Medineliler, İsrafil suruyla uyandırılmış gibi yerlerinden fırlamış ve ezanı dinlemeye baÅŸlamışlardı. Birinci ÅŸehadetten sonra Resulullah’ın risâletini ikrar eden ÅŸehadet tekrar okunurken, Hz. Peygamber’in kabrinden kalktığını tasavvur ederek evlerinden dışarı fırlamışlardı. Bu sabah, bütün Medine’ye, risalet devrini bütün canlılığı ile yaÅŸatan, herkesin hislerini coÅŸturan, bütün müslümanların Resul-u Ekrem’e karşı duydukları sevgiyi canlandıran Bilâl’in sesi idi.
Hz. Bilâl, hicretin yirminci yılında altmış yaÅŸlarında iken vefat etti. DımaÅŸk’ın Bâbü’s-Sağîr tarafına defnolundu. (İbn Sa’d, Tabakat, III, 238; İbnü’l-Esir, Üsdü’l-Gabe, I, 209).
Hz. Bilâl (r.a.), vefatı yaklaşınca, ölümün ızdırabını, sevgililerine kavuÅŸmasındaki zevk ile mezcetmiÅŸ; ömrünün son anlarında onun hastalığını gören zevcesi, teessüründen “ah ne acı” dedikçe, Bilâl: “Oh! ne tatlı!.” diyor ve ekliyordu: “Yarın sevgililerle, Muhammed ve arkadaÅŸlarıyla buluÅŸacağım.” diyordu.
Bilâl-i Habeşî, İslâm’ın ahlâkıyla ahlâklanmış, fazîlet ve kemâl sahibi bir sahabî idi. Hz. Bilâl’in, ilk müslümanlardan olduÄŸunu ve İslâm akîdesi uÄŸrunda en büyük çileyi çekenlerden olduÄŸunu, herkes bilir ve ona son derece sevgi ve hürmet beslerdi. Hz. Bilâl, bütün vaktini, Resul-u Ekrem’e hizmetle geçirdi. O, Resulullah’ın meclislerinde daima hazır bulunurdu. Her namazda, her durum ve iÅŸte Resulullah’dan ayrılmazdı. Hz. Peygamber’in hazinedarlığını, Bilâl yapardı. Çarşı ve pazardan alınacak her ÅŸeyi o tedarik eder, icabında ödünç para alır, Resulullah’ın evinin ihtiyaçlarını saÄŸlar, sonra da müsait zamanlarda o borçları öderdi.
Hz. Bilâl’in doÄŸruluk ve ahlâkı, İslâm’a baÄŸlılığı bütün çaÄŸdaÅŸları tarafından aynı derecede takdir edilmekte ve övülmekteydi. Artık o, siyahî bir köle deÄŸil, ashab’ın ileri gelenlerinden ve İslâm devletinin yönetiminde söz sahibi olan müminlerden biriydi.
Hz. Bilâl, uzun boylu, zayıf, ince ve koyu esmerdi. Ömrünün sonlarına doÄŸru saçlarının çoÄŸu beyazlaÅŸmıştı. (İbn Sa’d, Tabakat, III, 238-239).
Ahmed AĞIRAKÇA
ABDULLAH İBN REVÂHA
Akabe gününde İslâm’a giren şâir sahâbî. Nesebi Abdullah b. Revâha b. Sa’lebe b. İmriü’l-Kays b. Amr’dır. Künyesi Ebu Muhammed, ünvanı şâiru Rasûlüllah’tır. Babası Revâha, annesi KebÅŸe’dir.
Sahâbenin büyüklerinden ve Ensar’ın ileri gelenlerinden olan Abdullah Medine’de doÄŸdu. Hazrec kabilesine mensup olup ne zaman doÄŸduÄŸu kesin olarak bilinmemektedir. İkinci Akabe gününde müslüman olmuÅŸ ve kabilesini temsilen Peygamberimize bey’at etmiÅŸtir.
Hicret günü Rasûlullah’a mihmandarlık etti. Muhacirlerden Mikdad b. Esved’i kardeÅŸ edindi. Aynı zamanda o, Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kâtiplerindendi. Bedir, Uhud, Hendek ve Hayber gazvelerine katıldı. Hudeybiye barışı ve Umretu’l-Kaza seferlerinde peygamberimizin yanında yer aldı. Bedir savaşının zafer müjdesini Zeyd b. Hârise ile birlikte Medine’ye ulaÅŸtırdı. Bedru’l-Mev’id gazasında Rasûlullah’ın Devlet BaÅŸkanlığına vekâleten Medine’de kaldı. Hicretin 6. yılında (627) üç kiÅŸilik heyetin baÅŸkanı sıfatıyla Hayber’e gitti. Yahudilerin baÅŸkanı Üseyr b. Zârim’in Yahudilerle birlikte Gatafan kabilesini Müslümanlara karşı kışkırttığını gördü. Hayber’de üç gün kaldı. Dönüşünde gördüklerini Hz. Peygamber (s.a.s.)’e aktardı.
Yine aynı yılın Åževvâl ayında Hayber’e elçi olarak gönderildi. Yanında bulunan otuz kiÅŸiyle birlikte Hayber’e vardı. Üseyr b. Zârim ile gõrüştü. Allah Rasûlü’nün kendisini Hayber’e vali yapacağını, Medine’ye gelmesi halinde kendisine ikrâm ve ihsânda bulunacağını bildirdi. Üseyr, bu teklife memnun oldu, valiliÄŸe heveslendi. Yanına aldığı otuz kiÅŸiyle birlikte yola çıktı. Yolda, sahâbeden Abdullah b. Üneys’in kılıcına el atarak onu öldürmek istedi. Abdullah, bunun ahde vefasızlık olduÄŸunu bildirdi. İkinci kez yine Abdullah’ın kılıcına el attı. Bu durum karşısında Yahudilerden yirmidokuz kiÅŸi kılıçtan geçirildi. Bir kiÅŸi kaçıp kurtuldu.
Hz. Peygamber’in Basra hükümdarına gönderdiÄŸi elçinin Åžam valisi Åžurahbil tarafından öldürülmesi olayıyla ilgili olarak hicretin 8. yılında bir ordu hazırlandı. Bu ordunun komutasıyla ilgili olarak Hz. Peygamber (s.a.s.) ÅŸu açıklamada bulundu: “Cihada çıkacak ÅŸu insanlara Zeyd b. Hârise’yi kumandan tayin ettim. Zeyd b. Hârise ÅŸehid olursa, yerine Ca’fer b. Ebi Talib geçsin, Ca’fer b. Ebi Talib de ÅŸehid edilirse, yerine Abdullah b. Revâha geçsin. Abdullah b. Revâha ÅŸehid olursa, müslümanlar, aralarından uygun birini seçip, kendilerine kumandan yapsınlar.”
Müslümanlar bir müddet ilerlediler. Düşman ordusunun gücü ve sayıca çok oluÅŸu Müslümanları endiÅŸelendirdi. Zeyd b. Hârise, ne yapmak gerektiÄŸi konusunda istişâre yaptı. Abdullah b. Revâha, Rumlar’la çarpışmaktan yana olduÄŸunu bildirdi. Müslümanlar, Mûte’de savaÅŸ düzeni aldılar, çarpışmaya baÅŸladılar. Zeyd b. Hârise, vücudu mızraklarla delik deÅŸik oluncaya kadar savaÅŸtı. Ve ÅŸehid oldu. Sancağı Ca’fer aldı. O da savaÅŸtı, ÅŸehid oldu. Ca’fer’den boÅŸalan sancağı Abdullah b. Revâha aldı. Bir mızrak darbesiyle yaralandı ve o da ÅŸehid ,oldu (629).
Hz. ÂiÅŸe’nin bildirdiÄŸine göre, Mûte ÅŸehidleri İbn Hârise, Ca’fer ve İbn Revâha’nın ÅŸehâdet haberi geldiÄŸinde Rasûlullah (s.a.s.) Mescid’ te oturmuÅŸtu. Yüzünde hüzün ve kederin izleri görülüyordu. Bu sırada Rasûlullah’a birisi geldi ve “Ca’fer’in kadınları aÄŸlaşıyorlar” dedi. Rasûlullah ondan kadınları çığlık atmaktan alıkoymasını söyledi. Adam gitti, ancak kadınlar ona itaat etmediler. Geriye gelip kadınların hâlâ aÄŸlaÅŸtıklarını Rasûlullah’a söyledi. Üçüncü defa geliÅŸinde Rasûlullah şöyle buyurdu: “Hadi git bu kadınların ağızlarına, yüzlerine toprak saç.”
Hz. Abdullah b. Revâha Mûte’ye giderken evliydi, fakat çocuÄŸu olmamıştı. Abdullah, güçlü bir hatip ve büyük bir şâirdi. Peygamberimize ÅŸiir yoluyla sataÅŸan kâfirlere karşı onu savunan ÅŸiirler yazdı. İbn Revâha, Ka’b b. Malik ve Hassan b. Sâbit müslümanların şâirleriydi. İlk İslâmî ÅŸiirleri onlar yazdı. Onlar hakkında Åžuarâ sûresinde şöyle buyrulur: “Şâirlere sapıklar uyar. Onların her sahaya dalıp çıktıklarını ve yapmadıkları ÅŸeyleri söylediklerini görmez misin? Ancak iman edip salih ameller iÅŸleyenler Allah’ı çok zikredenler ve haksızlığa uÄŸratıldıktan sonra haklarını alanlar böyle deÄŸildir. O zâlimler, yakında nasıl bir yıkılışla altüst edileceklerini bileceklerdir.” (Åžuarâ, 26/224-227).
Allah’ı çok zikreden iÅŸte yukarda bahsedilen hicivci üç sahâbidir. Abdullah müşriklerin küfrünü yüzlerine vuran ÅŸiirler söylerdi. Peygamberimiz onun ÅŸiiriyle ilgili olarak “KureyÅŸ müşriklerine ok yaÄŸdırmaktan daha etkilidir” buyurmuÅŸtur.
Abdullah, Mute gazasına giderken aÄŸlamış, sebebi sorulduÄŸunda şöyle demiÅŸti: “Benim dünyaya karşı sevgim, sizlere karşı ziyade arzum yoktur. Ancak ben Rasûl-i Ekrem’den (s.a.s.) Meryem sûresi yetmiÅŸbirinci “İçinizden hiç biriniz hariç olmamak üzere mutlaka hepiniz Cehennem’e varacaksınız” âyetini iÅŸitmiÅŸtim. Âyette bahsolunan Cehennem’e uÄŸradığımda halim nice olur? diye düşündüğümden aÄŸlıyorum.” UÄŸurlayanlardan bazıları onu teselli ederek, “Cenab-ı Hak sizleri korusun, düşman ÅŸerrini sizden uzaklaÅŸtırarak saÄŸ salim dönmenizi nasib etsin.” demiÅŸler, bunun üzerine Abdullah ÅŸu ÅŸiiri söylemiÅŸtir:
“Günahkârım fakat ben
Af isterim Rabbimden
Ya da kanımı dökecek bir vuruş isterim.
Kılınç ya da mızrakla deşilip çıkmış ciğerim.
Ta ki beni gören samimice desin
Åžu savaşçıya Allah rahmet eylesin.”
Yine Mûte’de ordu komutasını eline alırken ÅŸu ÅŸiiri söylemiÅŸtir:
“Nefsim bir isteksizlik var sende
Savaşacaksın dilesen de dilemesen de
Hani çoktandır yoktu sende ölüm korkusu
Ca’fer, ne güzel geliyor Cennet kokusu .”
Hicret’in yedinci yılında Hz. Peygamber Umre için Mekke’ye girerken yanında Abdullah İbn Revâha da vardı ve ÅŸu ÅŸiiri söylemekteydi.
“Çekilin kâfirler nebinin yolundan bugün,
Vururuz yoksa boynunuzu inkâr etmiştiniz dün,
Öyle bir vuruş ki ayırır gövdeden başı,
Hatırlatmaz insana ne dost ne arkadaşı.”
Bunun üzerine Hz. Ömer ona: “Ya Abdullah, Harem’de Allah’ın Rasûlu’nün huzurunda mı böyle karşıdakileri çatışmaya tahrik eden ÅŸiiri söylüyorsun?” demiÅŸ, Rasûlullah da: “Bırak ya Ömer söylesin. Vallahi Abdullah’ın sözleri bu kâfirlere ok yarasından daha fazla tesir eder” buyurmuÅŸtur.
Rasûlullah, İbn Revâha için “KardeÅŸiniz şüphesiz bâtıl söz söylemez” buyurmuÅŸ, bâtıl sözler dışındaki ÅŸiirlerde hikmet ve yarar vardır demiÅŸtir.
Şamil İA



