BEDİR GAZVESİ SAVAŞI
16 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori islam tarihi
İslâm devletinin Medinede kurulmasından sonra müslümanlarla müşrikler arasında meydana gelen ilk savaş. Bu savaşa, yapıldığı kasabanın adıyla anılarak, Bedir Gazvesi denilmiştir.
Bedir kasabası Medinenin 120 km. kadar güneybatısında ve Kızıl Deniz sahiline 20 km. uzaklıktadır. Bedir, Mekkeden gelip Medineden geçerek Suriyeye kadar uzanan yol üzerinde olup, Mekke-Medine arasındaki konak yerlerinden biri idi. Bedir halkı kasabalarına uğrayan ticaret kervanlarına verdikleri hizmetler karşılığında elde ettikleri kazançlarla geçinirlerdi. Ayrıca her yıl Zilkade ayında burada kurulan bir panayır kasaba halkına önemli gelir sağlardı. Bedir kasabasının İslâm savaş tarihinde önemli bir mevkii vardır. Hz. Peygamber (s.a.s.) müşriklerle çarpışmak üzere buraya üç defa gelmişti. Birincisine ilk Bedir Gazvesi adı verilir. Savaşa henüz izin verilmediği dönemlerde Mekkeli müşrikler müslümanlara saldırılarına devam ediyorlardı. Fakat hicretin altıncı ayından sonra cihat izni verilince artık müslümanlar kendilerini ve İslâm devletini koruma imkânı bulmuşlardı. Bir ara müşrikler o sırada henüz müslüman olmamış olan Kürz b. Câbirin kumandası altında bir askerî birlik gönderip Medinenin çevresine saldırtmışlardı. Kürz ve yanındaki müşrikler Medinenin güneyinde Cemmâ denilen yere gelip müslümanların sürülerine saldırmış ve yağmalamışlardı. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.) Medinede Zeyd b. Hâriseyi devlet başkanlığına vekil tayin edip bir grup müslümanla Sefevan vadisine kadar ilerledi. Kürz ve adamlarını takip eden Hz. Peygamber, müşriklerin izlerine rastlamayıp Medineye geri döndü. Bu gazveye ilk Bedir Gazvesi adı verilir. Peygamber, hicretin ikinci yılında Rabîül-evvel (623 Eylül) ayı başlarında bu sefere çıkmıştı.
Müslümanların her ÅŸeylerini Mekkede bırakıp Medineye hicret etmeleri müşriklerin İslâma ve müslümanlara olan kinlerini dindirmemiÅŸti. Hatta müslümanların Medinede devletlerini kurup yerleÅŸmeleri Mekkelilere çok ağır gelmiÅŸti. Müşrikler İslâmın bu baÅŸarısını hazmedemeyip mutlaka durdurmak için yollar aramaÄŸa baÅŸladılar. Hicretten önce Abdullah b. Übey b. Selül adındaki kabîle reisi Medinede taç giyip kral olmak üzere idi. Fakat akrabalarının ve destekçilerinin büyük bir kısmı müslüman olup Hz. Peygamber (s.a.s.)i ÅŸehirlerine davet edince, artık burada bir Arap devleti deÄŸil İslâm devleti kurulmuÅŸtu. Bunu bir türlü içine sindiremeyen Abdullah b. Übey, etrafındaki bazı adamlarıyla birlikte İslâma girdiklerini söylemiÅŸlerse de asla içten iman etmemiÅŸ, münafıklıklarını sürdürmüşlerdi. Bunu fırsat bilen Mekkeli müşrikler eski dostları olan İbn Übeye bir mektup yazarak şöyle demiÅŸlerdi: “Siz bizimkileri barındırdınız. Ya siz Muhammedi öldürür veya yurdunuzdan çıkarırsınız; yahut biz hepimiz toptan gelip üzerinize saldırır erkeklerinizi öldürür kadınlarınızı esir alırız.”
Hz. Peygamber ve arkadaşlarının Medineye gelmeleriyle krallığı engellenen Abdullah b. Übey, etrafındaki münafıklarla İslâmı içten yıkmağa çalışıyordu. Onun gayesi gayet açık idi. Krallık isteyen bir adam İslâm devletinde ve Peygamberin başkanlığında barınamazdı. Münafıklar, dünya ve dünya çıkarlarının peşine takılmış müşriklerle işbirliği yaparak, İslâmın Medinedeki hâkimiyet ve devletini yıkmağa çalışıyordu.
Müslümanlar, müşriklerle münafıkların kurdukları bu işbirliğini haber aldılar. Mekkelilerin gönderdiği bu mektup onların ve Medinedeki münafıkların gayelerini gayet açık bir şekilde ortaya koyuyordu.
O bakımdan, müslümanlar çok dikkatli idiler. Bu düşmanlardan gelebilecek saldırıya hazırdılar. Resulullah ilk tedbir olarak, Medine-i Münevvere çevresine küçük müfrezeler gönderdi. Bu müfrezeler, Kureyşin ticaret kervanına engel oluyor ve Medine çevresindeki kabîlelerle barış anlaşmaları yapıp, Medine-i Münevverenin güvenliğini sağlıyordu.
Hamza b. Abdülmuttalib, Ubeyde b. Hâris ve Saad İbn Ebi Vakkas (r. an.) gibi ileri gelen sahabiler, bu müfrezelerin başında görev yapmışlardı. Bunlar kan dökmemeğe dikkat ediyorlardı. Yalnız Abdullah b. Cahş (r.a.) müfrezesi Bedirden önce düşmanla çarpışan ilk İslâm seriyyesidir. Bu hadisenin savaşılması haram aylardan Recep ayının son gecesinde olması, müşriklerin dedikodusuna sebep oldu. Bu olay üzerine, haram aylarda savaşmak hakkında aâyetler nazil oldu. Bu ayetlerde, müslümanlara, cihat izninin verileceğine dair müjdeler vardı. Ve hemen ardından da savaşa izin veren ayetler geldi.
“Kendileriyle savaşılan (mümin)lere izin verildi. Çünkü onlara zulmedilmiÅŸtir. Ve Şüphesiz Allah, onlara yardım etmeÄŸe kadirdir. ” (el-Hacc, 2239).
“Ey inananlar, korunma tedbirleri alın; bölük bölük veya hep birlikte savaÅŸa gidin.” (en-Nisâ, 471).
“(Yeryüzünde) hiçbir kötülük kalmayıncaya ve din tamamen Allahın oluncaya kadar onlarla savaşın. EÄŸer vazgeçerlerse muhakkak Allah, ne yaptıklarını görmektedir. ” (el-Enfâl, 839)
Bu ayetler, müslümanları, müşriklerden yıllarca gördükleri işkencelere karşı intikam almaya teşvik ediyor; zalimlerden, Allahın hâkimiyetini gasba yeltenmiş müstekbirlerden bu hâkimiyetin alınarak Allaha iade edilmesini ve hükmün Allaha ait olduğunun onlara gösterilmesini istiyordu. Bunun için de müslümanların gerekli tedbirler alarak ve korunarak savaşmalarını istiyordu. Bu ayetlerdeki istek elbette Cenâb-ı Hakka aitti. Eğer insanlara ve Resule ait olsaydı zaten onlar yıllarca önce savaşmak ve zulme isyan etmek istemişlerdi. Ancak, zulme isyan Allahın ölçülerine ve rızasına uygun yapılmalı ve bir zulüm kaldırılırken yerine başka bir zulüm ikame edilmemeliydi. İşte Medinedeki İslâm toplumu bunu anlıyordu. Müslümanlar işte bunun için müşriklerle savaşmayı göze almışlardı.
Mekkeli müşrikler defalarca müslümanları tehdit edip, onlara Medine-i Münevvere yakınlarına kadar gönderdikleri çapulcu birlikleri eliyle zararlar veriyorlardı. Son zamanlarda Ebû Süfyânın da ortaklığıyla oluşturulan bir kervan Suriyeden mallar getirecek ve bununla müslümanlara son ve kesin darbe indirilecekti. Bunu haber alan Resulullah (s.a.s.), durumu ashabıyla istişare etti. Bu kervanın Mekkeye ulaşmasına engel olunması kararı alındı. Bu kararın uygulanması aşamasına gelindiğinde Ebu Süfyan durumdan haberdar oldu ve Damdam b. Amr el-Gifârîyi Mekkeye göndererek Kureyşten yardım istedi.
Ebu Cehil bu fırsatı kaçırmak istemediğinden Kâbeye koştu. Müşrikleri müslümanlara karşı savaşa teşvik etti. Tellâllar çıkararak Mekke sokaklarında bağırttı. Eli silâh tutan herkes bu müşrik ve putperest orduya katıldı. Hatta Resulullahın müşrik olan amcası Ebu Leheb, kendisi gidemeyecek kadar hasta olduğu için yerine ücretle bir kiralık asker gönderdi.
Resulullah hicretin ikinci yılı Ramazan ayının sekizinci günü Abdullah İbn Ümmü Mektumu Medinede kalan yaşlı ve hastalara namaz kıldırmak üzere görevlendirdi. Yahudilerin karışıklık çıkarmasından şüphelendikleri için Ebu Lübabeyi de Medinede yönetimin başında vekil bıraktı.
Müslüman ordusunun sayısı üçyüzbeş kişi idi. Bunların seksenüçü Muhacirlerden, altmışbiri Evsden, geri kalanları da Hazrec kabilesinden idiler. Muhacirlerden yalnızca Osman b. Affân (r.a.), hanımı Resulullahın kızı Rukiye ağır hasta olduğu için Medinede kalmıştı. Kendisi de ayrıca rahatsızdı.
Müslümanların yalnız üç atları ve yetmiş develeri vardı. Bineklerine sırayla binmek zorundaydılar. Zefiran denilen yere geldiklerinde, Mekkeli müşriklerin büyük bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduklarını öğrendiler. Biraz duraklayıp tereddüt ettiler. Çünkü onların büyük hazırlıklarla gelen Mekke ordusuna karşı koyacak kadar askerleri yoktu. Buna hazırlıklı da değillerdi. Resulullah ashabıyla yeniden istişare etti. Kervanın peşine mi düşülmeliydi; yoksa müşrik ordusuna karşı mı durulmalıydı. Allah Resulu ve Muhâcirler ordunun karşısına çıkılması taraftarıydılar. Ensâr ise, Akabe beyatında verdikleri sözle Medine de Rasûlullahı koruyacaklardı. Şimdi ise Medine dışında idiler. Rasûlullah (s.a.s.) onlara reylerini sordu. Ensardan Sad b. Muaz şöyle dedi:
“Ya Resulullah, biz sana inandık. Allah tarafından getirdiklerinin hak olduÄŸunu tasdik ettik. Artık siz ne dilerseniz emrediniz. Seni gönderen Allah hakkı için artık denize girersen, seninle beraber biz de gireriz. Hiç birimiz geri kalmayız. Biz düşmana karşı durmaktan çekinmeyiz. Muharebeden geri dönmeyiz. Sabrederiz ve sadakatten ayrılmayız. Bizden memnun kalacağın iÅŸler nasip etmesini Allah tan dilerim. Hemen Allahın bereketini dileyerek istediÄŸiniz tarafa yürüyünüz.”
Resulullah (s.a.s.), ashabının bu birlik ve beraberliğine çok sevindi. Allaha hamd ile, müşriklerle karşılaşmak üzere Bedir kuyuları mevkiine doğru yola koyuldu.
Ebu Süfyan, müslümanların Bedire gelmekte olduğunu öğrenince kervanın yönünü değiştirdi. Deniz tarafından Mekkeye yollandı. Müslümanlar Bedire gelince, kervan çoktan uzaklaşmıştı.
İslâm ordusu, kumluk bir araziye konakladı. Müşrikler ise Bedir kuyularını tutmuşlardı. Gece yağan yağmur, hem araziyi pekiştirdi, hem de müslümanların su ihtiyacını giderdi. Bu Allah Teâlânın onlara bir yardımıydı.
Daha sonra, buraları çok iyi tanıyan Habbâb b. Munzirin teklifiyle ordunun karargâhı değiştirilip Bedir köyünün en sonundaki kuyunun yararına geçildi. Resulullah (s.a.s.) elini kana bulamak istemediğinden kendisine ordunun gerisinde bir çadır kuruldu. Çadırının kapısında Sad b. Muaz nöbet tutuyordu.
Mekkeli müşrikler zırhlar içinde idi. Sayıları bin kişiye yakındı. Bunun yüz kadarı süvari yedi yüzü develi ve geri kalanı piyade idi. Bu sayı İslâm ordusunun üç katı idi.
Ordular ibret alınacak bir dağılım sergiliyordu. Tarih hiç bir zaman bu derece anlamlı bir savaşa tanık olmamıştı. Bir tarafta Müminlerin dostu Ebu Bekr (r.a.), diğer tarafta müşrik saflarında yer alan oğlu Abdurrahman; bir tarafta müşrik ordusu komutanı, Utbe b. Rabia, karşısında oğlu Huzeyfe bulunuyordu. Resulullahın amcası Abbas ile Hazreti Zeynebin eşi ve Resulullahın damadı Ebul As, müşriklerin arasındaydı. Akîl ise kardeşi Hz. Aliye karşı müşrik ordusunda yer almaktaydı.
Bu sırada Ebû Süfyanın kervanının Mekkeye ulaÅŸtığı haberi geldi. Ebu Süfyan müşriklere bir haber göndererek, “Siz kervanınızı korumak için harekete geçtiniz. Artık savaÅŸmadan geri dönünüz” dedi. Ancak geri dönmek için arzulu olanlar olduysa da savaÅŸma kararı alanlar çoÄŸunluktaydı. Ebû Cehil, “Müslümanları öldürmeye bile lüzum yoktur. Ellerini baÄŸlayıp onları tekrar Mekkeye götüreceÄŸiz ve böylece İslâm da bitecek” diyordu.
Bu ordu, İslâmın tek ordusuydu. EÄŸer bu ordu ezilecek ve silinecek olursa Allahın hükmünü hâkim kılacak bir baÅŸka topluluk kalmayacaktı. Hz. Peygamber (s.a.s.): “Allahın, vadettiÄŸin yardımını bugün lutfet. Ya Rab, bu bir avuç mücahid yok olursa, bir muvahhidler bu gün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak” diye dua ve niyazlarına devam etti. Bu sırada da ÅŸu mealdeki vahiy gelmiÅŸti:
“Bütün bu toplananlar (müşrikler) hezimete uÄŸrayacak ve arkalarına dönüp kaçacaklardır. ” (el-Kalem, 6845).
Resulullah (s.a.s.) kan dökülmesini istemediğinden Ömer b. el-Hattabı elçi olarak müşriklere gönderdi. Onlar savaş konusunda kararlı olduklarından Resulullahın bu şerefli elçisinin tekliflerini dinlemediler. Kuran bir başka ayetiyle müminleri desteklemekte ve Mekkeli müşriklerin cezalandırılmasını talep etmektedir:
“Onlar, (insanları, Rasülü ve müminleri) Mescid-i Haramdan geri çevirdikleri ve onun velisi, bakıcısı ve koruyucusu olmadıkları halde Allah onlara neden azap etmesin? Onun velileri sadece muttakîlerdir. Fakat çokları bunu bilmez. ” (el-Enfal, 834).
Bu harpten itibaren, Kuran-ı Kerîmde, girişilen bütün savaşlarda müslümanların yanıbaşında çok sayıda meleğin savaşa katıldığından bahsedilir. Ancak Bedir savaşı ötekilerden bir farklılık gösterir.
“O zaman sen müminlere. Rabbinizin size indirilmiÅŸ üç bin meleÄŸi ile yardım etmesi, size yetmez mi? diyordun , “Evet, sabreder, (Allah dan) korkarsanız, onlar hemen ÅŸu dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz, size niÅŸanlı beÅŸ bin melek ile yardım eder”, Allah, bunu size sırf müjde olsun ve kalpleriniz yatışsın diye yaptı.
Yardım, daima galip ve hikmet sahibi Allah katındadır. ” (Âli İmrân, 3124-126).
17 Ramazan (13 Mart 624) Cuma günü sabahleyin her iki ordu Bedir kuyularına doÄŸru ilerledi. Müslümanlar bu kuyuların başına kâfirlerden önce ulaÅŸmışlardı. Müşriklerin tarafındaki kuyular tamamen kapatılıp tutulduysa da Hz. Peygamber (s.a.s.) düşmanın kendi tarafındaki bir kuyudan su almalarına müsaade etmiÅŸtir. Cahiliye adetlerine göre savaşı iyice kızıştırıp heyecan doÄŸurmak için gruplar öne adam çıkararak birbirlerine meydan okurlardı. Müşrikler tarafından Esved adındaki ÅŸahıs ortaya çıkıp er istemiÅŸ, buna karşı Hz. Hamza çıkarak onu derhal öldürüvermiÅŸti. Bunun üzerine KureyÅŸin ileri gelenlerinden Utbe b. Rabîa, kardeÅŸi Åžeybe ve oÄŸlu Velid ortaya atıldılar. Bunların karşısına Medineli gençlerden üç kiÅŸi çıkınca, kim olduklarını sormuÅŸ ve onlara: “Siz bizim dengimiz ve muhatabımız deÄŸilsiniz, bizim kavmimiz ve kabilemizden adamlar çıksın” demiÅŸlerdi.
Kureyş kâfirlerinin bu istekleri üzerine Hz. Hamza, Hz. Ali ve Ubeyde b. Hâris çıktılar. Hz. Hamza ile Hz. Ali hasımlarını derhal öldürdüler. Ubeyde ise hasmını yaralamış kendisi de yaralanmıştı. Onun yardımına koşan Hz. Hamza ve Hz. Ali (r.a.) derhal Utbeyi öldürüp yaralı arkadaşlarını müslümanların karargâhına taşımışlardı. Bu mubarezelerin sonunda taraflar birbirlerine saldırıya geçtiler. İkindiye doğru müslümanlar tarihin kaydettiği büyük zaferlerden birini gerçekleştirmişlerdi. Savaş sona ermişti. Müslümanların, İslâmın ve özellikle Hz. Peygamberin en büyük düşmanı Ebu Cehil başta olmak üzere müşriklerin ileri gelenlerinden çok kimse hayatını kaybetmişti. Müşriklerden tam yetmiş kişi öldürülmüştü. Müslümanlar ise on dört şehid vermişlerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarını kıldırdıktan sonra Allah yolunda canlarını veren bu ilk şehitleri toprağa verdi. Müslümanlar Kureyşin ölülerini de yerde bırakmayıp açtıkları bir çukura gömdüler.
Mekkeli müşriklerden bir miktar esir alındı. Ama henüz Cenâb-ı Allah esirler hakkında hükmünü bildirmemişti. Peygamberimiz bu esirlerle ilgili olarak ashabıyla istişarede bulundu. Ashabtan bazıları bunların derhal öldürülmesini teklif ederken, en yakın müslüman akrabalarının bunu infaz etmelerini tavsiye etmişlerdi. Buna karşılık başta Hz. Ebu Bekir olmak üzere bazı sahabeler de bu esirlerin fidye karşılığında serbest bırakılmalarını teklif ettiler. Rasûlullah bu ikinci teklifi uygun buldu. Fidye ödeyemeyenlerden okuma yazma bilenlerin müslümanların çocuklarından onar kişiye okuma-yazma öğretmeleri istendi. Esirler müslümanlar arasında dağıtıldı.
Hz. Peygamber onlara iyi muamele edilmesini istedi. Esirlerden elbisesiz kalmış olanlara giyecekler verildi. Bu esirler müslümanlarla birlikte ve onlarla eşit şartlar altında yemeğe oturuyorlardı. Esir alınanlardan sadece ikisi idama mahkûm edilmiştir. Çünkü bunlar Mekkede inananlara yapmış oldukları zulümden dolayı idamı haketmişlerdi. Rasûlullahın, bu ilk askerî karşılaşmada gösterdiği bu insânî tutum ve davranış daha sonraki olaylarda da değişmemiştir.
Mekke müşriklerinin ileri gelenleri ve başkanları, Bedirde öldürülmüştü. Ebû Süfyan ise büyük ticaret kervanının başında olduğu halde kaçıp kurtulmuş ve bundan böyle Mekke nin başkanı olmuştu. Oğlu, kayınpederi ve kayınbiraderi Bedir savaşında öldürülen Ebu Süfyan, bunların intikamını alıncaya kadar hanımına yaklaşmayacağına, saç ve sakalını kestirmeyeceğine yemin etti. Bunun yanında karısı Hind de kendi akrabalarını öldürenleri bulup onların ciğerlerini yiyeceğine and içmişti.
Bedir zaferi, siyasi-dini yapıdaki İslâm devlet ve camiasının daha da sağlam temeller üzerine oturmasını sağladı. Hz. Muhammed (s.a.s.) Bedir de savaş başlayacağı sırada, secdeye kapanıp Allaha yönelerek Ona, yardımını esirgememesi için dua ettiğinde o günkü durumu en güzel bir şekilde dile getiriyordu:
“Ey Allahım Åžayet ÅŸu küçücük ordu eriyip giderse sana (yeryüzünde) artık ibadet edecek kimse kalmayacaktır… ”
MEUNE KUYUSU OLAYI
16 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori islam tarihi
Hicretin 4.cü yilinda Amirogullarindan Cafer Oglu Malik Oglu Ebu Bera Medineye geldi ve Resulullahile görüşüp Ey Allahin Resulu Eğer Necid Halkina ashabından biır kısmını gönderirsen , umarim ki Islam olurlar dedi.
Resulu Ekrem, Necid bölgesi halkina güvenemeyip “Korkarim ki ashabıma bir kötülükte bulunurlar dedi. Ebu Bera Onlar,Necidè geldiklerinde benim emanim altina girmiÅŸ olur.Onlara kimse bir ÅŸey yapamaz diye teminat verdi.
Bunun üzerine Resul-ü Ekrem de Ebu Beranın kardeşi oğlu olan (Malik Oğlu Tufeyl oğlu Amirè bir mektup yazdırdı ve Necid halkına Kur an öğretmek için 70 Kurà n okuyucusunu gönderdi. Kilavuzlari Muttalip Süleymi idi.
Münzir bin Amr Kurà n okuyuculari ile Meune kuyusu denilen yere varip Resulü Ekremin mektubunu Amr bin Tufeyle gönderdi.
Lanetlenmiş olan Amr bin Tufeyl ise mektubu okumadan Haram bin Milhani öldürdü. Sonra Kuran okuyuculari olan kurra cemeati üzerine saldırmak için kendı kavmı olan Amır Oğullarını çağırdı. Onlar ise Biz Ebu Beranın verdiği sözü ayaklar altına atamayız diye çekindiler. Bunun üzerine Amr bin
Tufeyl Usayye, Ril ve Zekvan kabilelerini toplayıp Meune Kuyusuna gitti ve ansızın kurra topluluğu üzerine saldırarak hepsini şehid etti. Yalnız Neccar oğullarından Kab bin Zeyd i öldü sanarak şehidler arasında bırakmışlar oda bu durumu peygamber efendimiz (S.A.V) bildirmiştir.
Resulü Ekrem bu durumu haber alınca son derece üzüldü ve Bu hal ,Ebu Beranın işidir.Ben,bunu ancak onun ısrarı ile istemeyerek yapmıştım buyurdu.Ebu Bera da Peygamberimizin bu sözünü işittikten sonra çok üzülerek kederinden hastalanıp öldü. Fakat verdiği sözün bu şekilde ayaklar altına alınması ,arap adeti üzere kendi soyunda bir leke üzere kaldı.
Resulü Ekrem ise onlara beddua etti ve kısa bir süre sonra bu kabileler veba, humma ve kıtlık yüzünden telef oldular.
MUTE SAVAÅžI
16 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori islam tarihi
İslâm devletinin Medinede kurulmasından sonra Müslümanlarla Rumlar arasında yapılan ilk savaÅŸ. Mûte, Åžam bölgesine giren Belka yakınlarında bir yerin adıdır. Hz. Peygamber, Ashabtan Hâris b. Umeyr (r.a)ı Busra (Havran) Emiri Åžurahbil b. Amr el-Gassânîye İslâma davet mektubunu sunmak üzere yollamış, ama bu sahabi Gassanile tarafından ÅŸehid edilmiÅŸti. Halbuki; “elçiye zeval yoktur” anlayışı gereÄŸince düşman ülkeler bile birbirlerinin elçilerine dokunmazlardı. Hz. Peygamber, ashabına çok düşkündü, onlardan birinin başına bir sıkıntı geldi mi ondan çok rahatsız olurdu. Bu sebeple ashabından birinin küstahça öldürülüşüne seyirci kalamazdı. Hemen 3000 kiÅŸilik bir ordu hazırladı. Ordunun kumandanı Zeyd b: Hârise idi. Åžayet bu zât ÅŸehid düşerse yerine Cafer b. Ebi Talib, o da ÅŸehid düşerse Abdullah b. Revâha geçecekti. Düşman önce İslâma davet edilecekti, kabul etmez ve cizyeye de razı olmazsa İslâm elçisini öldüren bu cânilerle savaşılacaktı. Peygamberimiz (s.a.s) orduyu Seniyyetül-Vedaya kadar yürüyüp uÄŸurladı.
Halid b. Velid gibi yüksek askerî bir deha ve üstün strateji bilgisine sahip bir kimse de bu savaÅŸa bir nefer olarak katılmıştır. H.8M.629 yılında İslâm ordusu Medineden çıkıp Mûteye ulaÅŸtığında karşılarında Bizansın desteÄŸinde Hristiyan Araplardan oluÅŸan 100.000 kiÅŸilik bir ordu bulmuÅŸlardı. İslâm ordusunun kumandanları meseleyi tartıştılar; geri dönmek, Hz. Peygambere haberci yollamak hususlarını görüştüler. Ancak savaÅŸ görüşü ağır basmış ve iki ordu karşılaÅŸmıştı. Zeyd. b. Hârise (r.a) ÅŸehit düşünce, sancağı, Cafer aldı Caferin saÄŸ eli kesildi; bu sefer sancağı sol eliyle tuttu. Sol eli de kesilince sancağı yine bırakmadı; kesik iki elinin kalan kısımlarıyla sıkıştırarak göğsü arasında tuttu. Nihayet o da ÅŸehid düştü. Bundan sonra sevgili Peygamberimizin emrine uyularak sancağı, Sahabenin şâirlerinden Abdullah b. Revâha aldı; o da ÅŸiirler söyleyerek harbetti ve ÅŸehâdet ÅŸerbetini içti. İşte bu sırada askerde genel bir çöküntü doÄŸmak üzereydi ki, askerin hemen hepsinin isteÄŸi üzerine Hâlid b. Velid kumandayı ve sancağı eline aldı. O gün akÅŸama kadar savaÅŸ yapıldıktan sonra Halid, ertesi sabaha kadar saÄŸ kanatta bulunan müslüman askerleri sol kanada, sol kanattakileri saÄŸ kanada, arkadakileri öne ve öndekileri arkaya alarak yerlerinde deÄŸiÅŸiklik yaptı. Böylece düşmana yeni destek kuvvetleri geliyormuÅŸ izlenimini vermek istiyordu. Bir yandan da İslâm ordusunu kesin hezimete uÄŸramaktan ve bütünüyle kılıçtan geçirilmekten korumak için yavaÅŸ yavaÅŸ geriye çekiliyordu. Hatta ricatten evvelki bir hücumunda Hâlid, düşmana bir hayli kayıp verdirmiÅŸ ve bol ganimet de elde etmiÅŸti. İşte bu ÅŸekilde İslâm ordusunu Medineye saÄŸ-saÄŸlim geri getirdi. Peygamber Efendimiz bu savaşı Medinede, olduÄŸu gibi görmüş ve her safhasını minberden müslümanlara anlatmıştı. Sıra ile kumandanların ÅŸehadetini anlattıktan sonra sıra Hâlide gelince “En sonunda sancağı Allahın kılıçlarından bir kılıç aldı ” buyurmuÅŸ ve bundan sonra Halid b. Velide “Seyfullah” lakabı verilmiÅŸti. Hâlid b. Velid diyor ki: “Mûte Savaşında elimde dokuz kılıç parçalandı.” Bu ifadeden Mûte Savaşının ne kadar ÅŸiddetli geçtiÄŸini anlıyoruz.
Bu savaÅŸa katılmış bulunan Abdullah b. Ömer diyor ki: “Mute günü ben Caferi ÅŸehid edilmiÅŸ olarak gördüm. Onun vücudunda süngü ve kılıç darbesiyle elli yara saydım. Bu elli yaradan hiç biri arkasında deÄŸildi. “Bundan Cafer b. Ebu Talibin ne kadar korkusuzca ve sanki arkasına hiç dönmeden düşmanla savaÅŸmış olduÄŸu anlaşılmaktadır. Cafer ÅŸehit olduktan sonra “Cafer-i Tayyar: Uçan Cafer” diye anılmıştır. Allah yolunda kesilen iki koluna karşılık Cenab-ı hak ona iki kanat ihsan etmiÅŸtir ki, bu; onun mânen yüce mertebelere eriÅŸtirildiÄŸine iÅŸarettir denilmektedir. Hz. Peygamber (s.a.s), bütün ashabını ayırdetmeksizin çok severdi. Bu üç ÅŸehid kumandanı ve HabeÅŸistan muhacirlerinden amcasının oÄŸlu Caferi de çok severdi. Bir süre, ÅŸehitlerin ardından aÄŸladı. Bu; sevgi, ÅŸefkat, merhametin eseri olan aÄŸlamaktı, yoksa feryat deÄŸildi. Nitekim feryat tarzındaki aÄŸlama haberleri kendisine ulaşınca böyle aÄŸlamaktan müslümanları yasakladı. Peygamber Efendimiz ÅŸehitlerin ve bu arada amcasının oÄŸlu Caferin ailesini de teselli etmiÅŸti.
TEBÜK SEFERİ
16 Haziran 2009 Yazan admin
Kategori islam tarihi
Hz. Peygamberin Hicretin dokuzuncu yılında, Şamda toplanan kırkbin kişilik Bizans ordusuna karşı çarpışmak üzere Medineden Tebüke kadar sevkettiği en son ve en güçlü askerî hareket.
Tebük arap yarımadasının kuzeyinde Medine ile Åžamın ortasında bir yerin adıdır. Suyu ve hurmalığı olan bir yerdir. Bu savaÅŸ yolculuÄŸunun son ucu burası olduÄŸu için “Tebük Gazası” adı ile anılmıştır. Bu seferde savaÅŸ olmamış fakat en güçlü bir İslâm ordusu techiz edilmiÅŸ, böylece askerî ve siyasî açıdan önemli bir zafer kazanılmıştır.
Seferin nedeni: Bizans İmparatoru Herakliusa bir mektup yazan Suriyeli hristiyanlar, Muhammedin öldüğünü, müslümanların da kıtlık ve yokluk içinde perişan olduklarını, üzerlerine asker gönderilirse, onları kendi dinine katmanın tam zamanı bulunduğunu bildirdiler (Heysemî, Mecmauz-Zevâid, VI, 191). Bunun üzerine Heraklius silahlandırdığı kırk bin kişilik askeri bir gücü Kubadın komutası altında yola çıkardı. Cüzam, Lahm, Gassân ve Âmile adını taşıyan arap kabilelerinin de Rumlarla birlikte hareket edecekeri haberi Medineye ulaştı. Zaten Allahın elçisi kuzey sınırından güvende değildi. Böyle bir askerî harekât hazırlığını öğrenince genel seferberlik ilân etti. Allahın Resulu diğer gazvelerde genellikle seferin nereye olacağını gizli tutarken bu defa Bizans ordusuna karşı bir sefer düzenleneceğini açıklamıştı. Çünkü gidilecek yer uzak, havalar sıcak ve kurak, düşman güçlü idi. Ordunun buna göre hazırlık yapması gerekiyordu. Mekkeden ve diğer arap kabilelerinden asker toplamak için de görevliler çıkarılmıştı.
Sıcak, kuraklık, kıtlık, uzaklık ve güçlü düşman unsurları bu seferi “güç ve zor bir sefer” haline getirmiÅŸti. Bu yüzden seferin rastladığı zamana Kuran-ı Kerimde “Sâatül-usre” (güçlük zamanı) denilmiÅŸ, bu sefere de Kuran dilinden alınarak “Gazvetül usre (zorluk gazâsı)” adı verilmiÅŸtir. Bu sefere katılan orduya da “Ceyşül-usre (Güçlük ordusu)” denilmiÅŸtir (bk. et-Tevbe, 9117; ez-Zebîdî, Tecrîd-i Sarih, Terc ve Åžerh, Kamil Miras, 6. Baskı, Ankara 1983, X, 408, 409; İbn İshak, İbn HiÅŸam, es-Sîre, IV, 161; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 75; Vâkıdî, Meğâzî, III, 991).
Hz. Peygamber savaş için hazırlık yapılmasını emrettiği zaman mevsimin olumsuzlukları, ürünün hasat zamanı oluşu ve insanların yazın sıcağında ağaç gölgesinde oturmayı sevmesi yüzünden, böyle sıkıntılı bir yolculuğa isteksizlik vardı. Ashab-ı kiramın ağır davranması dikkati çekmişti. Bu yüzden Allahu Teâlâ müminleri şöyle uyardı:
“Ey iman edenler Size ne oluyor da: Allah yolunda cihata çıkın, denildiÄŸinde, bazılarınız ağırdan alarak, bulunduÄŸunuz yerden kımıldamak istemiyorsunuz? Yoksa siz ahireti bırakıp, sade65533; dünya hayatına mı razı oldunuz? Halbuki dünya hayatının geçici zevki ahiret saadeti yanında pek az ve deÄŸersizdir” (et-Tevbe, 938). Devamı ayetlerde, eÄŸer bu cihata çıkmazlarsa can yakıcı bir azapla karşılaÅŸacakları, bunun zararının Allaha deÄŸil kendilerine olacağı, Allahın Resulune yardım etmeseler bile, Allahın Ona yardım edeceÄŸini, nitekim Mekkeden hicret ederken de Resulullaha yardım edildiÄŸi, maÄŸarada da o, arkadaşına; “üzülme, Allah bizimle beraberdir” diyordu, böylece Allahın Resulune emniyet ve güven verdiÄŸi, ÅŸimdi de aynı yardımı yapabileceÄŸini bildirdi (et-Tevbe, 939, 40).
İİslâm toplumu su ayetle topluca cihata çaÄŸrıldı: “Ey müminler Güçlünüz zayıfınız hep birlikte savaÅŸa koÅŸun. Allah yolunda mallarınızla canlarınızla cihat edin. EÄŸer bilirseniz bu sizin için daha hayırlıdır” (et-Tevbe, 941).
SAHABENIN ORDUYA YARDIMLARI:
Hz. Peygamber her gün minberine oturur ve “Allahım Sen ÅŸu bir avuç İslâm toplumunun yok olmasına fırsat verirsen, artık yeryüzünde sana ibadet olunmaz” diyerek yalvarır ve müminleri mallarıyla ve canlarıyla cihata teÅŸvik ederdi. Bunun üzerine servet sahibi müminler orduya yardım getirmeye baÅŸladılar.
Hz. Ömer bu sefere dörtbin dirhem gümüş para (beÅŸ dirhem yaklaşık bir koyun bedeli) getirmiÅŸ ve Hz. Peygamberin “Geride ne bıraktın?” sorusuna “malımın yarısını” diye cevap vermiÅŸtir (İbn Esîr, Üsdül-Gâbe, III, 326-327; M. Asım Köksal, İslâm Tarihi, 2. baskı, İstanbul, t.y., IX, 156, 157). Hz. Ebû Bekir de dörtbin dirhem getirince, Allah elçisinin “Aile fertleri için ne bıraktın?” sorusuna; “Onlara Allah ve Resulunü bıraktım” diye cevap verince, bunu iÅŸiten Hz. Ömer hayır yarışında Ebû Bekiri geçemeyeceÄŸini belirterek aÄŸlamıştır (Vakıdî, Meğâzî, III, 991; İbnül-Esîr a.g.e., III, 327).
Abdurrahman b. Avf da sekizbin dirhem sermayesinin yarısını getirince Allah elçisi; “Allah senin getirip verdiÄŸini de, ev halkın için ayırdığını da bereketlendirsin” (Vâkîdî, Meğâzî, III, 991; Taberî, Tefsir, X, 197) diye dua etmiÅŸtir.
Hz. Osman ise ordunun techizinde en büyük yardımı yapmıştı. O, üçyüz deve, yüz at bağışlamış, ayrıca bin altın lirayı Resulullahın kucağına dökünce, Allah elçisi; “Ey Allahım Ben Osmandan râzıyım, sen de razı ol65533; diye dua etmiÅŸ ve Osmanın bundan sonra olmuÅŸ olacak ÅŸeylerden bir sorumluluÄŸunun bulunmayacağını bildirmiÅŸtir (bk. Ahmed b. Hanbel, IV, 75; Vâkıdî, a.g.e., III, 991; İbn Ishak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 161). Ayrıca Hz. Osmanın birer altın sarfı ile onbin askeri techiz ettiÄŸi, su içtikleri kapların ağız baÄŸlarına ve askı iplerine kadar saÄŸlanmadık ihtiyaçlarının bırakmadığı nakledilmiÅŸtir. (Vâkıdî, Megâzî, III, 991; Belâzurî, Ensâbül-EÅŸraf, 1, 368).
Malî durumu zayıf olanlar da ellerinden gelen yardımı yapıyorlardı. Hz. Peygamber; “Kim bugün bir sadaka verirse sadakası kıyamet günü Allah katında onun lehine ÅŸahitlikte bulunacaktır” buyurunca, bir adam başına sardığı sarığı vermiÅŸ, siyah, hor görünüşlü bir yoksul da çok güzel bir deveyi bağışlayıp gitmiÅŸti. Ebû Ukayl iki ölçek hurma karşılığında sabaha kadar su çekmiÅŸ, bir ölçeÄŸini ev ihtiyacı için ayırmış, bir ölçeÄŸini de orduya bağışlamıştı. Hz. Peygamber onun için de hayır ve bereketle dua etti (Taberî, Tefsir, X, 194, 195). BaÅŸka bir yoksul Ulbe b. Zeyd ise malı, mülkü, biniti olmadığı için cihata hiçbir katkısı olamayışından çok üzgündü. Gece namazından sonra Allaha niyazda bulundu, imkânlarının olmayışından yakındı. Ertesi gün sıkılarak, alay edilmeyi göze alarak çok az bir metaı Hz. Peygambere getirdi. Bu da sadakalara karıştırıldı. Ertesi gün Hz. Peygamber az bir sadaka veren bu yoksulu davet etti ve şöyle buyurdu: “Muhammedin varlığı, kudreti elinde bulunan Allah a yemin ederim ki, sen sadakası kabul olunanların Divanına yazıldın” (İbn Kayyim, Zâdul-Meâd, Mısır 13901970, III, 4; Vâkıdî, a.g.e., III, 994; İbn Hacer, el-İsâbe, II, 500).
Kadınlar da ellerinden gelen yardımı yapmaktan geri durmuyorlardı. Ümmü Sinan el-Eslemiyye şöyle anlatır: “Hz. Âîşenin evinde Resulullah (s.a.s)ın önüne serilmiÅŸ bir örtü gördüm ki üzerinde bilezikler, bazubentler, halhallar, yüzükler, küpeler, develerin ayaklarını baÄŸlayacak bir takım kayışlarla, kadınlar tarafından gönderilen ve savaÅŸta iÅŸe yarayabilecek bir takım ÅŸeyler bulunuyordu” (Vâkıdî, Meğâzî, III, 991, 992).
Tebük Seferi ve Münafıklar:
Münafıklar müminleri başarıya götürebilecek her önemli işte olduğu gibi gerek Tebük gazvesi hazırlıkları ve gerekse yolculuk sırasında bozgunculuk yapmaktan geri durmadılar.
Münafıkların başı Abdullah b. Ubey b. Selül; “Muhammed Roma devletini oyuncak mı sanıyor? Onun ashabıyla birlikte yakalanıp esir olacaklarını gözümle görmüş gibi biliyorum” diyerek halka korku ve ümitsizlik vermeye çalışıyordu (Ahmet Cevdet PaÅŸa, Peygamberlerin Kıssaları ve Halifelerin Tarihleri, İstanbul 1977, I, 206).
Münafıklardan bir topluluk hiçbir özürleri olmadığı halde Tebük seferine katılmamak için Hz. Peygamberden izin istediler. Allahın Resulu seksenden fazla münafığa izin verdi. Kimi münafıklar da ganimet almak için Tebük ordusuna katılmış ve gittikleri yerlerde bozgunculuk yapmaktan geri durmamışlardır (İbn İshak, İbn Hişam, Sîre, 160 vd.; Taberî, Tarih, III, 142 vd.; Vâkıdî, Megâzî, III, 995; et-Tevbe, 966).
Orduya özürsüz katılmayan münafıklarla ilgili çeÅŸitli ayetler indi. Bazıları ÅŸunlardır: “Onlardan bazısı peygambere: “Bana izin ver, beni fitneye düşürme” diyordu. Bilin ki onlar zaten fitne içine düşmüşlerdir. Şüphesiz cehennem, kâfirleri çepeçevre kuÅŸatıcıdır” (et-Tevbe, 949). “Cihatdan geri kalanlar, Allahın Resulune muhalefet ederek oturup kalmalarına sevindiler. Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihat etmeyi hoÅŸ görmediler. “Bu sıcakta savaÅŸa çıkmayın ” dediler. De ki: “Cehennem ateÅŸi daha sıcaktır”. KeÅŸke bilseydiler. Yaptıklarının cezası olarak, artık az gülsünler çok aÄŸlasınlar” (et-Tevbe, 981, 82; ayrıca bk. 942-48, 63-64, 79, 83, 86, 87, 90, 93-96).
YAHUDI SÜVEYLIM IN EVININ YAKILMASI:
Münafıklardan bazı kişilerin Yahudi Süheylimin Casum mevkiindeki evinde toplanıp, Tebük gazasına çıkacak halkı Hz. Peygamberin etrafından dağıtmak üzere toplandıkları haber alındı.
Bunun üzerine Allah elçisi Talha b. Ubeydullahı (ö. 36656) bazı sahabelerle birlikte onlara gönderip Süveylimin evini ateşe vererek üzerlerine yıkmasını emretti. Emir yerine getirildi. Dahhâk b. Halîfe evin damından atlayınca ayağı kırıldı. İbn Übeyrık ve arkadaşları ise damdan atlayıp kaçtılar (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 160; Diyarbekri, Hâmis, II, 124).
İHMALCILIK YÜZÜNDEN SEFERE KATILMAYAN MÜSLÜMANLAR:
Mümin oldukları halde ihmalcilik yüzünden sefere katılamayanlar da olmuştu. Bunlar: Kâb b. Mâlik, Mirâre b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye (r. anhüm) idi.
Kâb b. Mâlik; Akabede Hz. Peygambere beyat etmiÅŸ, Bedir dışında tüm gazalara katılmıştı. Tebük seferine katılmak için her türlü imkâna sahip olduÄŸu halde sırf ihmalciliÄŸi nedeniyle bu gazaya katılamadığını şöyle belirtmiÅŸtir: “Hz. Peygamber bu gaza için hazırlanmaya baÅŸladılar. Ben de onlarla birlikte yol hazırlığını görmek üzere sabahleyin evden çıkıp dolaşır, hiç bir iÅŸ görmeden akÅŸam üzeri döner, gelirdim. Kendi kendime; hazırlanmak için çok vaktim var, derdim. Bu ihmalcilik bende sürdü gitti. Sonunda Resulullah ve ashabı birden yola çıkıverdiler” (Vâkıdî, MeÄŸazî, III, 997, 998).
DiÄŸer iki sahabe de benzer ihmal içinde olup gecikmiÅŸler ve sefere katılmamışlardı. Ancak daha sonra bu üç sahabe ruhen çok daraldı ve dünya kendilerine dar geldi. Onların bu sıkıntısı Kuran-ı Kerîmde şöyle açıklanır: “Ve savaÅŸtan geri kalan o üç kiÅŸinin tövbesini de kabul etti. Bütün geniÅŸliÄŸine raÄŸmen yeryüzünün kendilerine dar geldiÄŸi, ruhları son derece sıkıldığı, Allahtan baÅŸka bir sığınak olmadığını anladıkları zaman tövbe etsinler diye, Allah onları bağışlamıştı. Şüphesiz ki, Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır” (et-Tevbe, 9118).
ÖZÜR NEDENIYLE SEFERE KATILAMAYANLARIN ECRE ORTAK OLUŞU:
Ashab-ı kiramdan meşrû özürleri yüzünden Tebük gazvesine katılamayanların, katılan askerlerin kazandığı tüm ecre ortak oldukları hadis-i şerifle sabittir.
Enes b. Mâlik (r.a)den rivayete göre Hz. Peygamber Tebük seferi sırasında şöyle buyurmuÅŸtur: “Medinede bir topluluk kalmıştır ki, biz bir daÄŸ yolunda, bir vadide her yürüyüşümüzde, onlar da bizimle birliktedirler. Ashap: Yâ Resulullah, onlar nasıl bizimle birlikte olur?” diye sorunca da; “Onları burada bulunmaktan (hastalık, gücü yetmemek gibi) meÅŸrû özürleri menetmiÅŸtir” (Buhârî, Cihâd, 140, Temennî, 9, Menâkıbul-Ensâr, 1, 3, Megâzî, 56; Müslim, Zekât, 133, 136136; Tirmizî, Menâkıb, 65; Kâmil Miras, Tecrid-i Sarîh, VIII, 299, 300)
TEBÜKE BÜYÜK YOLCULUĞA İMKÂN BULAMAYANLARIN AĞLAYIŞI:
Varlıklı sahabelerin yardımı ile ihtiyaçlı gaziler techiz ediliyor, fakat sayı çok fazla olduÄŸu için bu yardım da yetiÅŸmiyordu. İslâm tarihinde “aÄŸlayanlar” diye anılan yedi kiÅŸi Resulullah (s.a.s)a gelerek, bu gazveye katılmak istediklerini, fakat binit ve yiyeceklerinin bulunmadığını bildirdiler. Hz. Peygamberin kendilerine binit kalmadığını söylemesi üzerine bu yedi kahraman aÄŸlayarak geri dönmüşlerdi. Bunlar Salim b. Umeyr, Ulbe b. Zeyd, Ebû Leylâ el-Mâzinî, Seleme b. Sahr, Irbâd b. Sâriye; bir rivâyete Abdullah b. MuÄŸaffel ve Makıl b. Yesâr veya Amr b. Gunme (r. anhüm)dür. Onların bu hali Kuran-ı Kerimde şöyle haber verilir: “Cihada çıkabilmek için binek vermen için sana geldikleri vakit: “Size verecek bir binit bulamıyorum” dediÄŸinde, savaÅŸ araç ve gereçleri bulamadıklarını üzülüp gözleri yaÅŸla dolu olarak geri dönenlere de bir sorumluluk yoktur” (et-Tevbe, 992).
Bunun üzerine bu yedi mücahidden ikisine İbn Yamin, ikisine Hz. Abbas b. Abdilmuttalib, üçüne de Hz. Osman binit sağlamıştır (İbn İshak, İbn Elisâm, Sîre, IV, 161, 162; Vâkıdî, Megâzi, III, 994; Taberî, Tarih, III, 143).
TEBÜK YOLCULUĞUNUN BAŞLAMASI:
Hz. Peygamber (s.a.s) Tebük gazasını Medîneden Hicretin 9. yılı Recep ayında perşembe günü çıkmıştı. Çünkü O, cihada perşembe günü çıkmayı severdi. Bu, Resulullah (s.a.s)ın sonuncu gazası oldu.
Medinede vekil bırakılan Hz. Ali için münafıkların “Muhammed, Aliyi onda görüp hoÅŸlanmadığı bir ÅŸey için geri bırakmıştır” gibi dedikodular yapması üzerine, Hz. Ali silahlanıp Cürf mevkiinde Hz. Peygambere yetiÅŸti. Resulullahın geliÅŸ nedenini sorması üzerine hakkındaki dedikodudan söz etti. Hz. Peygamber; “Onlar yalan söylemiÅŸlerdir. Ben seni arkamda bıraktıklarıma vekil tayin ettim. Hemen geri dön, gerek benim ev halkım ve gerekse senin ev halkın içinde vekilim ol. Sen bana göre, Musaya göre Harunun durumunda olmak istemez misin? Ancak benden sonra Peygamber gelmeyecektir” dedi. Hz. Ali; “Ey Allahın elçisi öyledir” diye cevap verdi ve Medîneye geri döndü” (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 163, İbn Sad, Tabakât, III, 24 25, Taberî, Tarih, III, 144, İbnülEsîr, el-Kâmil, Beyrut 13851965, II, 278).
Hz. Peygamberin komutasındaki onbin kişilik İslâm ordusu Medineden Tebüke kadar onsekiz yerde konakladı, ondokuzuncu konaklama yeri Tebük oldu. Bu konaklama yerlerinde namaz kılınan yerler günümüzde de adlarıyla mescit olarak bilinmektedir. Zülhuşub, Feyfâ, Zülmerve, Raka ve Vâdilkurâ mescidleri gibi .
Yolculuk sırasında ve konaklama yerlerinde pek çok ibretli ve hikmetli olaylar vuku buldu. Allahın elçisi yol boyunca öğütlerini sürdürdü. Bunlardan bazıları şunlardır:
1) Sekizinci konaklama yeri olan Hicrda olanlar:
Hicr, Semûd kavminin yaşayıp helâk olduğu yerdir. Salih Peygambere isyan eden bu topluluğu Yüce Allah korkunç bir haykırışla helâk etmişti (bk. el-Arâf, 773-9; el-Hicr, 1580-84; eş-Şuarâ, 26141-159; Hûd, 1161-68; en-Neml, 2745-53). Hz. Peygamber bu kavmin mucizeleri gördükleri halde peygamberlerine karşı gelmelerini açıkladı ve bu yerden hızlı geçilmesini emir buyurdu.
Hicr kuyularından alınan suları döktürdü ve bununla hazırlanan ekmek hamurlarının develere yedirilmesini emir buyurdu (Vâkıdî, Megâzî, III, 1008; Ahmed b. Hanbel, II, 9: Asım Köksal, a.g.e., IX, 185 vd.). Böyle hüzünlü bir beldeye neşeyle girilmesini, Hıcrda oturan halkla temas etmemelerini emir buyurdu (Vâkıdî, Meğâzî, III, 1008; Ahmed b. Hanbel, V, 231).
Allah elçisi, Hicrda gece şiddetli kasırganın kopacağını, bu yüzden kimsenin yanında arkadaşı olmaksızın dışarı çıkmamasını ve develerin dizlerinin bağlanmasını bildirdi. Kasırga çıktı ve uyarıya uymayan iki kişiden birisi nefes darlığına uğradı, diğerini fırtına sürükledi.
Mücahitler Hicrda sabahlayınca ÅŸiddetli susuzlukla karşılaÅŸtılar. Allah elçisi özellikle Hz. Ebû Bekirin yaÄŸmur duası yapmasını istemesi üzerine, ellerini kaldırıp yaÄŸmur için dua etti. Daha ellerini indirmeden yaÄŸmur yaÄŸmaya baÅŸlamıştı (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 165; Taberî, Tefsîr, XI, 55; Tarih, III, 144). Bunun üzerine daha önce; “Muhammed hak peygamber olsaydı, Musa peygamberin Allahtan yaÄŸmur istediÄŸi ve yaÄŸdırdığı gibi, O da yaÄŸmur ister ve yaÄŸdırırdı” diyerek dedikodu yapan münâfıklar seslerini kesmiÅŸlerdi.
Hz. Peygamberin devesi “Kasvâ”ın kaybolması:
Bir konaklama yerinde Resulullah (s.a.s)in devesi Kasvâ kaybolmuÅŸ ve aramalara raÄŸmen bulunamamıştı. Benî Kaynuka Yahudilerinden müslüman olan Zeyd b. Lusayt adlı münafık; “Kendisinin peygamber olduÄŸunu söyleyen ve size göklerden haberler veren Muhammed bugün kaybolan devesinin yerini bile bilmiyor” diyerek müminlerin kalbine şüphe sokmaya çalışıyordu. Bunu haber alan Resulullah (s.a.s), Cebrail (a.s) haber vermesi üzerine devenin bulunduÄŸu yeri ve ipinin bir dala takılı bulunduÄŸunu bildirdi ve “Allaha yemin olsun ki, gerçekten ben, bir ÅŸeyi Allah bana bildirmedikçe bilemem” buyurdu. Gerçekten o yana giden sahabiler deveyi bulup getirdiler (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 166, 167; Vâkıdî, a.g.e., III, 1010).
Zeyd b. Lusayt bu olaydan sonra, ertesi sabah kalbindeki Hz. Muhammedin peygamberliği konusundaki şüphelerinin yok olduğunu söylemiştir (Vâkıdî, Megâzî, III, 1010). Bazıları onun tövbe ettiğini söylerken Hârice b. Zeyd gibi bazı sahabiler de onun tövbe ettiğini kabul etmemişlerdir (İbn İshak, İbn Hişâm, IV, 167;Vâkıdî, a.g.e., III, 1010).
Abdurrahman b. Avfın imam oluşu:
Hicrle Tebük arasında bir konaklama yerinde tan yeri aÄŸardıktan sonra Allah elçisi ihtiyacını gidermek için uzak bir yere gitmiÅŸti. Cemaat güneÅŸin doÄŸmasından korkarak Abdurrahman b. Avf (r.a)ı öne geçirdiler. Hz. Peygamber abdest alıp dönünce Abdurrahman rukûda idi. Cemaat Resulullahın geldiÄŸini anlayınca neredeyse namazı bozacaklardı. Abdurrahman da imamlıktan çekilmek istedi. Fakat Resulullah (s.a.s)in iÅŸareti ile namaza devam etti. Allah elçisi bir rekâtı imamla, bir rekâtı da selãmdan sonra ayaÄŸa kalkarak tek başına kıldı. Namaz bitince de; “Güzel yaptınız” buyurdu (Ahmed b. Hanbel, IV, 247; Vâkıdî, Megâzî, III, 1011).
Abdestte tek yıkama ve mestlere meshetme:
Avf b. Mâlikten rivayete göre, Hz. Peygamber Tebük seferi sırasında yolcular için mestler üzerine üç gün üç gece, mukîm olanlar için bir gün bir gece süreyle meshedilmesini emir buyurmuştur (Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 27). Hz. Ömerin bildirdiğine göre abdest alınırken abdest azaları birer defa yıkanmakla yetinilmiştir (Ahmed b. Hanbel, 1, 23).
Vaktinde kılınamayıp kaza edilen sabah namazı:
Yolculukta Allah elçisi uykuda iken kaldırılmamış ve sabah namazı vakti çıkıp güneÅŸ bir mızrak boyu yükselmiÅŸti. Resulullah (a.s) Bilâle: “Ben sana bu gece bizi bekle ve sabah olunca uyandır” demedim mi?” buyurdu. Bilâl: “Seni uyutan beni de uyuttu” dedi. Hz. Peygamber o yerden kalkıp biraz gittikten sonra, önce sünneti sonra da farzı kaza etti (Vâkıdî, Megâzî, III, 1015, 1016).
Hz. Peygamberin Tebükte ashabı ile istişare etmesi:
Tebüke geldikten sonra Åžam üzerine yürünüp yürünmemesi konusunda Allah elçisi ashabı ile istiÅŸare etti. Hz. Ömer: “EÄŸer gitmekle emrolundun ise git” dedi. Hz. Peygamber: “EÄŸer bu konuda Allah tarafından emrolunmuÅŸ bulunsaydım, size danışmazdım” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ey Allahın Resulu orada Rumlar çok fazladır, müslümanlardan tek kiÅŸi bile yoktur, senin bu derece yakına gelmen onları korkutmuÅŸtur. Uygun bulursanız bu yıl buradan geri dönülsün veya yüce Allah bu konudaki buyruÄŸunu bildirir” Bunun üzerine Hz. Peygamber Tebükten ileri geçmedi (İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre; IV, 170; İbn Sad, Tabakâl, II, 166; Vâkidî, a.g.e., III, 1019).
Diğer peygamberlere verilmeyip yalnız Hz. Muhammede verilen beş haslet:
Hz. Peygamber Tebükte gece namazını (teheccud) çadırının önünde kıldığı bir gece, yanına gelen sahabilerle sohbet ederken şöyle buyurmuÅŸtur: “Benden önceki peygamberlerden hiç birisine verilmeyen ÅŸu beÅŸ ÅŸey bana verilmiÅŸti:
a- Önceki peygamberler yalnız bir kavme gönderilmişken, ben bütün insanlara gönderildim.
b- Yeryüzü bana mescit ve temizlik aracı kılındı. Bu yüzden namaz vakti nerede olursa teyemmüm edip namazımı kılarım. Önceki ümmetler ise ibadetlerini ancak Kilise ve Havralarda yapabilirdi.
c- Savaş ganimetleri bana helal kılındı. Halbuki önceki peygamberlere helâl kılınmamıştı.
d- Bana şefaat makamı verildi.
e- Ben bir aylık uzak yerdeki düşmanın kalbine korku salmakla yardım olundum” (bk. Buhârî, Teyemmüm, 1, Salât, 56; Müslim, Mesâcid, 3, 4, 5; Ebû Dâvud, Salât, 24; Tirmizî, Mevâkît, 119, Siyer, 5; Nesâî, Cusl, 26; İbn Mâce, Tahâre, 90; Dârimî, Salât, 111, Siyer, 28; Ahmed b. Hanbel, I, 250, 301, II, 222, 240, 250, 312; Vâkıdî, Megâzî, III, 1021 vd .).
Hz. Peygambere ve ümmetine ayrıcalık sağlayan bu niteliklerin Bizansa karşı yapılan böyle büyük bir harekât sırasında açıklanması şu noktaları akla getirmektedir.
Çevrede en güçlü olarak bilinen Doğu Roma imparatorluğuna karşı durabilecek bir güce sahip olan İslâm topluluğu, yakında bu yöreleri ele geçirecek ve rum diyarı İslâma girecek, böylece arap toplumları dışına çıkan İslâm evrensellik özelliğine kavuşacaktır .
İslâm ordusu yolculuk sırasında günlerce çeşitli yer ve mevkilerde, arz üzerinde farz ve nafile namazları kılmış ve böylece ibadetin yalnız mescidlerde yapılabileceği imajı yerine namaza evrensel bir mescid anlayışı kazandırılmıştır. Abdest ve gusülde de su yerine, gerektiğinde teyemmümle yetinmenin uygulamaları yapılmıştır.
Bu gibi askeri hareketlerde zafer sonrası elde edilecek ganimetlerin beÅŸte biri beytülmalin, beÅŸte dördü de gazilerin hakkı olmak üzere meÅŸrû kılınmıştır. Bu da savaÅŸlarda ayrı bir teÅŸvik unsurudur (bk. “Ganimet” mad .).
Çevrede bir aylık uzak yerde bulunan düşman o gün için Doğu Roma İmparatorluğu ve bunların başkanı Heraklius olmalıdır. İmparatorun ve askerlerinin kalbine korku düştüğü için Hicaza saldırıp yakıp yıkmak üzere yola çıktıkları halde bu cesareti gösterememişlerdir. Güçlü İslâm ordusunun hazırlıklı, düzenli ve her çeşit savaş rizikosunu göze alarak Tebüke kadar gelmesi, güç dengesini psikolojik bakımdan Müslümanların lehine çevirmiştir. Böylece düşman için, savaş olmasa bile güç hazırlamayı emreden ayetin hükmü gerçekleşmiştir .
Ayette şöyle buyrulur: “Onlara karşı gücünüzün yettiÄŸi kadar kuvvet ve savaÅŸ atları hazırlayın ki, bununla Allahın düşmanı ve sizin düşmanınızı ve daha bundan baÅŸka sizin bilmediÄŸiniz, fakat Allahın bildiÄŸi diÄŸer düşmanları korkutasınız. Allah yolunda ne harcarsanız, karşılığı size eksiksiz ödenir, asla haksızlığa uÄŸratılmazsınız” (el-Enfâl, 860).
Hz. Peygamber Tebükte bulunduÄŸu sırada Halid b. Velidi dört yüz atlı ile bir hristiyan topluluk olan Dûmetülcendelin kralı Ükeydir b. Abdilmelik üzerine gönderdi. Dûmetülcendel Åžam yolu üzerinde Tebüke yakın, sulu, hurma ve ekinleri bol, büyük bir ticaret merkezi idi. Halid b. Velid az sayıda bir askerle bilmedikleri bir yörede kralı nasıl bulacaklarını sorunca, Allah elçisi onu “yabanî sığır avlarken bulup yakalayacağını” haber verdi.
Gerçekten Halid ve arkadaşları kaleye yaklaştıkları sırada normal kırsal kesimde az rastlanan bir yaban sığırının kale kapısına yaklaşmakta olduğunu gördüler. Yukarıdan Ükeydir ve ailesi de bu semiz hayvanı görmüşlerdi. Ükeydir silahlanıp birkaç adamı ile birlikte sığırı avlamak üzere kaleden dışarı çıkınca da onu yakaladılar ve elleri bağlı olarak kalenin önüne getirdiler .
Orada Halidle Ükeydir arasında yapılan anlaşmaya göre, Ükeydir Müslümanlara: İki bin deve, sekiz yüz at, dört yüz zırh gömlek, dört yüz mızrak vermek ve Ükeydir ile kardeşi Mudad Hz. Peygambere kadar götürülüp haklarında Allah elçisi hüküm vermek üzere sulh oldular. Bundan sonra kaleye girilerek belirlenen ganimet malları teslim alındı (bk. Vâkıdî a.g.e., III, 1027, 1034; İbn İshak, İbn Hişam, Sire, IV, 169 vd; İbn Sad, Tabakât, II, 62, 166).
Eyle, Ezruh ve Cerba Melikleri ile Sulh Anlaşması Yapılması:
Hz. Peygamber Tebükte bulunduğu sırada Kızıldenizin kuzeyinde ve Akabe körfezinin sonunda deniz sahilindeki Eyle hükümdarı Yuhanna b. Rube, gelerek yıllık belirli miktarda cizye vermek üzere kendisi ile sulh anlaşması yaptı. Hz. Peygamber Yuhannaya şu ahitnameyi yazılı olarak verdi.
“Bismillahirrahmânirrahîm . Bu, Allah ve Peygamberi Muhammedden Yuhanna b. Rube ile Eyle halkından denizdeki gemilerde bulunanları ve karadaki gezen, dolaÅŸanları için eman yazısıdır: Gerek bunlar ve gerek Åžam, Yemen ve deniz sahili halkından Eylelilerle birlikte bulunanlar, Allahın ve Resulunün himayesindedirler. Onlardan bir kötülük iÅŸleyeni yanındaki malı koruyamayacak, bu mal, alana da helâl olacaktır. Denizde, karada herkes dilediÄŸi tarafa yolculuk yapma hakkına sahiptir65533; (Ebu Ubeyd, el-Emvâl, Mısır 13881968, s. 287 vd; İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, VI, 169).
Eyle kralı Yuhanna ile birlikte Ezruh ve Cerba halkı temsilcileri de Tebüke gelip Hz. Peygamberle cizye vermek üzere anlaşma yaptılar. Bunlar her yıl Recep ayında saf altından yüz dinar cizye ödemeyi kabul ettiler ve buna karşılık onlara birer emannâme (güven mektubu) verildi. Bu iki topluluk da Eyleliler gibi Yahudi toplumudur (İbn Sad, Tabakât, 1, 289 vd; İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, IV, 169; Vâkıdî, Megâzî, III, 1031).
MESCID-I DIRÂR OLAYI:
Hz. Peygamber Tebükte yirmi gün kadar kaldıktan sonra, ashab-ı kiramın ileri gelenleri ile istiÅŸare ederek geri dönmeye karar verdi. Çünkü Bizans ordusu saldırmaya cesaret edememiÅŸ ve amaca ulaşılmıştı. O gün için daha fazla ileri gidip kan dökmeye ihtiyaç yoktu. Çünkü Åžam yöresini fetih gibi bir amaçla yola çıkılmamıştı. Üstelik Åžam yöresinde bulaşıcı bir hastalık (tâun) olduÄŸu da haber alınmıştı. Geri dönüş için yola çıkan ordu Ramazanın ilk günlerinde Medîneye ulaÅŸtı. Hz. Peygamber Tebüke giderken Medineye bir saat uzaklıktaki Ziyevan köyüne geliniÄŸinde münâfıklardan bir heyet gelerek: “Ey Allahın Resulu Biz hastalar ve Kuba mescidine gelemeyenler için özellikle yaÄŸmurlu gecelerde namaz kılmak üzere bir mescid bina ettik. TeÅŸrif edip burada namaz kıldırsanız, hayır ve bereketle dua buyursanız” dediler. Hz. Peygamber bunun dönüşte olabileceÄŸini söylemiÅŸlerdi. Bunun üzerine Tebük dönüşü bu sözü Allah elçisine hatırlatıp yeni yapılan mescide gelmesini rica ettiler.
Bu mescid Ebû Âmir Fâsık adlı bozguncu münafık ve fasığın teşviki ile münafıklarca Kuba Mescidinin cemaatını bölmek niyetiyle yapılmış ve Hz. Peygambere suikast düzenlemek üzere içi silâhla doldurulmuştu. Hz. Peygamber bu mescide gitmeye hazırlanırken Cebrail (a.s) gelerek durumu haber verdi.
Kuran-ı Kerîmde bu mescidden şöyle söz edilir:
Zarar vermek, inkâr etmek, müminlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah ve Resulune karşı savaÅŸanlara gözetleme yeri hazırlamak üzere bir mescid yapanlar; “Biz sadece iyilik yapmak istiyorduk” diye yemin ederler. Allah da ÅŸahittir ki bunlar yalancıdırlar” (et-Tevbe, 9107). “Ey Muhammed Bu mescidde asla namaz kılma. Şüphesiz ki, baÅŸlangıcından itibaren takva üzere kurulan mescidde (Kuba mescidi) namaz kılman daha hayırlıdır. O mescidde kendilerini maddî ve manevi kirlerden temizlemeyi seven adamlar vardır. Allah temizlenmek isteyenleri sever” (et-Tevbe, 9108; bk. 109, 110).
Bunun üzerine Hz. Peygamber ashab-ı kiramdan Mâlik b. Dehsan ile Man b. Adiyy (r. anhümâ)yi Mescid-i Dırarı yıkmak üzere gönderdi. Bu sahabeler mescidi yakıp yıktılar. Böylece kötü amaç için bina edilen bir mescid ortadan kaldırılmış oldu (bk. İbn İshak, İbn Hişâm, Sîre, III, 71; İbn Sad, Tabakât, III, 540 vd; İbn Kesîr, Muhtasar Tefsîr, II, 169; Kâmil Miras, Tecrîd-i Sarih, X, 422).
Özürsüz cihada katılmayan üç kişinin çilesi:
Resulullah (s.a.s) Tebükten dönüşte Medîneye girişte doğrudan Mescidi Nebevîye girip iki rekat namaz kıldı. Çünkü seferden dönüşte bu, Resulullah (s.a.s)ın âdeti idi. Sonra mescitte oturdu. Tebük gazvesine katılamayıp Medinede kalanlar tek tek gelip özürlerini yeminle teyit ettiler. Hz. Peygamber dış görünüşlerine bakarak özürlerini kabul edip, iç yüzlerini Allaha havale etti ve haklarında istiğfarda bulundu. Bunların sayısı seksen kadar idi.
Ancak Kâb b. Mâlik, Mirare b. Rabî ve Hilâl b. Ümeyye meşrû bir özürleri bulunmadığı halde cihada katılmamışlardı. Hz. Peygamberin huzuruna girince mazeret uydurma yoluna gitmeden doğruyu söylediler.
Resulullah (s.a.s) halkı bu üç sahabe ile görüşüp konuÅŸmaktan menetti. Üçü de bir köşeye çekilerek elli gün süreyle yalnızlığa itildiler. Dünya baÅŸlarına zindan oldu. Kırk gün geçince Hz. Peygamber bunlara Hüzeyme b. Sâbit (r.a)i göndererek kadınlarından da ayrı durmalarını bildirdi. Böylece eÅŸlerinin cihaddan geri kalan bu sahabelere hizmeti de men edilmiÅŸ oluyordu. Yalnız Hilâl b. Ümeyyenin eÅŸi Allah elçisine gelerek; “Hilâl yaÅŸlıdır, hizmetçisi de yoktur. Yalnız mutfak iÅŸlerine yardımcı olsam” diye izin istedi. Kendisine yalnız ev hizmeti için izin verildi.
Elli gün tamamlanınca bu üç sahabenin maÄŸfiret edildiÄŸini bildirilen ayet indi. Bunu müjdeleyen sahabeye, Kab b. Mâlik sevincinden bir kat elbise giydirmiÅŸti. Mescide geldiklerinde Allahın Resulu Kab b. Mâlike şöyle buyurdu: “Annen seni doÄŸurduÄŸu günden beri yaÅŸadığın günlerin en hayırlısını sana müjdeliyorum”. Kab; “Bu müjde tarafınızdan mı, yoksa Allah tarafından mı?” diye sorunca, Hz. Peygamber; “DoÄŸrudan Yüce Allah tarafından” buyurdu. Bunun üzerine Kab, bütün servetini Allah yolunda tasadduk etmek istediÄŸini bildirdi. Hz. Peygamber, bir bölümünü kendisine ayırmasının daha hayırlı olacağını söyledi (Kâmil Miras, Tecrîd, X, 424 vd, Hadis No: 1659; İbn Kesîr, a.g.e., II, 175 vd.).
Allah Teâlâ bu üç sahabenin halini ve affedilmelerini şöyle bildirir: “Ve savaÅŸtan geri kalan o üç kiÅŸinin tövbesini de kabul etti. Bütün geniÅŸliÄŸine raÄŸmen yeryüzünün kendilerine dar geldiÄŸi, ruhları son derece sıkıldığı, Allah tan baÅŸka bir sığınak olmadığını anladıkları zaman tövbe etsinler diye, Allah onları bağışlamıştı. Şüphesiz ki Allah, tövbeleri çok kabul eden ve çok merhametli olandır” (et-Tevbe, 9118).
Kab b. Mâlik ve arkadaşları bu ilâhî iltifata, doğru sözlülükleri ve samimi davranmaları sayesinde kavuştular. Kab bu olay üzerine, artık ömrü boyunca doğrudan başka bir söz söylemeyeceğine dair Allah elçisine söz verdi. Diğer münâfıklar uydurdukları yalan mazeretler yüzünden helâk olurken onlar selâmete çıktılar.



